Inline image

Selam millet, nağber? Ben aynı standartları korumaya devam ediyorum ne yazık ki. Hayatıma sanırsam yenilik katamayacak gibi görünüyorum, ya hayırlısı bakalım. Şimdi gençler, şanslısınız ki elimdeki albümün kritiğini yazmadan önce bu cengaverler, Eylül'de düzenlenecek olan Bosphorus Open Air'da sahne alacaklar. Sizleri de orada görmeyi çok isterim. Biz ekip olarak orada yer alacağız. Yanımıza gelin, selamınızı esirgemeyin. Deyip albüme geçiyorum.

2001'de Çekya'da kurulan Cutterred Flesh, yollarına hız kesmeden devam ediyor. Yedinci uzunçaları The Shapes of Hidden Malice ise bizlere güzel bir ölüm metali sunuyor. Fakat albümün kapağını kaldırıp içeri girdiğimizde, bunun sıradan bir brutal death metal albümü olmadığını çok geçmeden anlıyoruz.

Albümün iki klip parçasından biri olan The Mad Farmstead, açıkçası ilk karşılaşmamızda bende pek heyecan yaratmamıştı. Kliple birlikte izlediğimde şarkıyı biraz yavan bulmuştum. Belki klipte kullanılan yapay zekâ fazla gözüme battı ve şarkıya giremedim. Anime bir görsellik kullanılmış olsaydı bu ön yargıya kapılmazdım, kim bilir. Fakat albümün tamamını dinlediğimde yanıldığımı fark ettim. Şarkının progresif bir yapı üzerine inşa edildiği belli oluyor. Scream vokaller ve kullanılan farklı vokal teknikleri gayet başarılı. Alttan eklenen piyano ise parçaya güzel bir ambiyans katıyor ve hikâyenin karanlık atmosferiyle örtüşüyor. Albümün daha ilk dakikalarında Cutterred Flesh'in brutaliteyi tek başına amaç edinmediğini anlamaya başlıyoruz.

Inline image

Ardından Le Horla geliyor ve burada vokallerle gitarların birbirini nasıl tamamladığını görüyoruz. Brutal metale yaklaşan işçilik dikkat çekiyor; hatta bu parçada Aborted havasını hissetmemek mümkün değil. Guy de Maupassant'ın doğaüstü bir varlığın etkisi altında olduğuna inanan saplantılı bir adamın psikolojik hikâyesinden esinlenen parça, müziğiyle de bu zihinsel kuşatmayı destekliyor.

Sonra The King in Yellow geliyor ve burada işler iyice sertleşiyor. Growl ve scream vokaller gayet güzel kullanılmış. Gitarlar ise adeta balyoz gibi iniyor kafanıza. Hele 1:40 civarından sonra parça gerçekten parçalamaya başlıyor. Hatta modern sound burada daha belirgin. Delilik, gerçekliğin çözülmesi ve kozmik yıkım hissi şarkının içine güzelce sirayet etmiş. Davullar da bu kaosu kontrol altında tutarak ritmin oturmasını sağlıyor. Robert W. Chambers'ın The King in Yellow kitabından esinlenen şarkı, True Detective izleyenler için de ayrıca güzel bir referans noktası olacaktır.

The Willows ise teknik açıdan albümün dikkat çeken işlerinden. Jakup Bajer'in gitar tekniği burada özellikle öne çıkıyor. Çift gitarlar adeta birbirleriyle savaşıyor. Jiří Krš boğazı yırtılırcasına vokali ile saldırıyor. Parçanın ilham kaynağı, H. P. Lovecraft'ı da etkileyen adam Algernon Blackwood'un 1907 tarihli The Willows eseri. Tuna Nehri'nde kayıklarıyla ilerleyen iki arkadaşın başından geçen doğaüstü olaylar üzerinden okültizm, mistisizm ve doğaüstü korkuya uzanan hikâye, Cutterred Flesh'in elinde gayet sağlam bir death metal malzemesine dönüşmüş.

Mimi-Nashi-Hōichi ise teknik beceri açısından müzisyenleri biraz daha zorlayan parçalardan biri. Yaklaşık 1:20 civarında gitarların black metal tarafına doğru kaydığı bölümler dikkat çekiyor. Fakat parçanın omurgası brutal death metal olmaya devam ediyor. Japonya'nın Edgar Allan Poe'su olarak anılan Lafcadio Hearn'ün hikâyesinden esinlenen bu parça, albümün farklı kültürlerden korku hikâyelerini bir araya getirme fikrinin de güzel örneklerinden biri.

The Feather Pillow ise atmosfer konusunda albümün en başarılı işlerinden. Gitarlarla yaratılan atmosfer, korku unsurunu doğrudan içinizde hissettiriyor. Yine black metal tarafına kayan gitarlar burada sadece farklılık olsun diye kullanılmamış; parçanın atmosferini kurmak için gayet yerinde bir araç olmuş. Blast beat'lerle birlikte ritme kapılıyorsunuz. Tam “bir nefes alalım” dediğiniz 2:10 civarında ise grup size nefes aldırır gibi yapıp yeniden saldırıya geçiyor ve sizi tekrar o karanlık odaya çekiyor. Konuk vokal Hana Hajdová (Silent Stream of Godless Elegy) da berrak sesiyle parçaya güzel bir kontrast katıyor. Hikâyenin kendisi de zaten güvenli ve masum görünen bir uyku ortamının korkuya dönüşmesi üzerine kurulu.

The Letter U geldiğinde ise bu kez aklıma Cattle Decapitation geldi. Parçanın modern death metal tarafı daha belirgin hissediliyor. Albümün diğer parçalarındaki edebi korku hikâyelerinden farklı olarak burada takıntının ve zihinsel çözülmenin kendisi merkezde. Bir harfin giderek zihni ele geçirmesi gibi absürt görünen bir fikir, Cutterred Flesh tarafından karanlık bir psikolojik atmosfere dönüştürülmüş.

The Painted Skin ile birlikte nihayet bas gitarın biraz daha ön plana çıktığını duyuyoruz. Açıkçası albümün genelinde bas gitarı biraz daha öne çıkarsalar hiç fena olmazmış. Çünkü gitarların bu kadar yoğun ve katmanlı olduğu bir sound'da bas gitarın daha belirgin olması, parçaların alt tarafını daha da doldurabilirdi. Bunun dışında prodüksiyon genel olarak gayet başarılı. Modern, temiz ve güçlü; ama brutal death metalin ağırlığını kaybetmeyecek kadar da tok olmuş.

Ve geldik albümün ilk yayımlanan parçasına: The Colour Out of Space. Burada klip ile şarkının birbirini tamamladığını düşünüyorum. Zaten bu albümün Lovecraft damarının en açık biçimde hissedildiği parçalardan biri. Kâbusun giderek büyümesi, çevrenin yabancılaşması ve insanın kendisini anlamadığı bir gücün karşısında çaresiz kalması müziğe de aktarılmış.

İşin güzel tarafı, albümün genelinde olduğu gibi burada da brutalite tek başına direksiyona geçmiyor. Riffler modern brutal death metal karakterini taşıyor fakat progresif yaklaşım sayesinde parça sürekli aynı kalıbı tekrarlamıyor. Brutal bölümler dalga dalga geliyor, atmosferik bölümler ise hikâyenin nefes almasını sağlıyor. Basın bülteninde “brutality is still present, unleashed in cascading waves rather than dominating the music” demişler ya; hah, işte tam olarak bundan bahsediyorum.

Albümü Berenice ile kapatıyoruz. Klavye ile başlayan parçanın kısa süre içerisinde saldırıya geçmesi güzel bir tercih. Edgar Allan Poe'nun aynı adlı hikâyesinden esinlenen parça, albümün genelindeki psikolojik ve rahatsız edici damar için uygun bir final görevi görüyor.

Peki bütün bunların toplamında ne var?

Öncelikle Cutterred Flesh'in riffleri hâlâ modern brutal death metalin içerisinde. Yani adamlar “biz artık progresif olduk, brutal death metal bize dar geliyor” diye yola çıkmamışlar. Tam tersine, brutal death metal omurgasını koruyup bunun üzerine progresif bir kompozisyon anlayışı kurmuşlar. Bu sayede albümün içerisinde black metal, atmosferik death metal ve modern death metal gibi farklı janrların izlerini duyabiliyoruz.

Buradaki progresiflik de “bakın çocuklar, şimdi size ne kadar teknik olduğumuzu gösterelim” şeklinde bir virtüözite yarışına dönüşmüyor. Yapısal zenginlik katıyor. Şarkılar gerektiğinde hızlanıyor, gerektiğinde atmosfer yaratıyor, gerektiğinde gitarları birbirleriyle savaştırıyor. Davullar da bu kompozisyonların içerisinde oldukça başarılı bir şekilde görevini yapıyor. Vokal ise ayrı bir mesele; çünkü burada vokal sadece brutal death metalin olmazsa olmazı olarak kullanılmamış, şarkıların anlatmak istediği hikâyeye hizmet edecek biçimde yerleştirilmiş.

Asıl güzellik ise albümün konseptinde.

On farklı hikâye var. On farklı korku biçimi var. Maupassant, Chambers, Blackwood, Hearn, Poe, Lovecraft ve diğer edebi referanslar birbirinden farklı dünyalar açıyor. Fakat korku edebiyatı temelde hepsinin birleştiği yer. Bu kadar farklı hikâyeyi tek albümde toplamak kolay değil. Cutterred Flesh ise bunu yaparken albümün bütünlüğünü koruyarak yapıyor. Farklı hikâyeler albümün müzikal çeşitliliğini açıklayan temel unsur haline geliyor.

Atmosfer de burada devreye giriyor. Grup esin kaynaklarına sadece sözlerde sadık kalmamış; müziğin atmosferini de hikâyelerin ruhuna göre şekillendirmiş. Bu nedenle albüm boyunca “şimdi başka bir türe geçtik” hissinden ziyade, “şimdi başka bir korkunun içine girdik” hissi oluşuyor.

Kapak da bu bütünlüğe cuk oturmuş. Kantor'un yağlı boya çalışması albümün karanlık edebiyat dünyasına gayet yakışmış. Zaten yağlı boya konusunda oldukça sağlam işler çıkaran ve eserlerini farklı metal gruplarının albüm kapaklarında da görebildiğimiz bir sanatçıdan söz ediyoruz. Burada da kapak, müziğin yanında duran süs eşyası gibi değil; albümün dünyasına açılan kapılardan biri gibi duruyor.

Sonuç olarak The Shapes of Hidden Malice, Cutterred Flesh'in 25 yıllık yolculuğunda “biz hâlâ bir şeyler deneyebiliyoruz” deme şekli. Brutal death metalden vazgeçmeden farklı türlere göz kırpıyor, progresifliği gösteriş yerine kompozisyona yediriyor, vokalleri ve atmosferi anlattığı hikâyelere göre şekillendiriyor.

Eksisi yok mu? Var. Bas gitarı biraz daha duymak isterdim. Bazı bölümlerde gitarların yoğunluğu alt frekansları biraz gölgede bırakıyor. Ama bu, albümün genel başarısını ciddi anlamda aşağı çeken bir problem değil.

Benim açımdan asıl mesele şu: İlk başta biraz mesafeli yaklaştığım The Mad Farmstead bile albümün tamamını dinlediğimde yerine oturdu. Demek ki bazı albümler tek tek şarkılarla değil, bütün olarak dinlenmek istiyor. The Shapes of Hidden Malice de tam olarak böyle bir albüm.

Cutterred Flesh bize on farklı korku hikâyesi anlatıyor. Ama asıl marifetleri, bu on hikâyeyi on farklı müzik parçası gibi değil, aynı karanlık evin farklı odaları gibi hissettirebilmeleri.

Kapıyı açıyorsunuz, içeri giriyorsunuz…

Bir odada Maupassant bekliyor, diğerinde Lovecraft, köşede Poe sırıtıyor.

Sonra ışıklar kapanıyor.

Hayırlı işler gençler.

Inline image

Cutterred Flesh Bandcamp
Official Transcending Obscurity Site
Transcending Obscurity Facebook
Cutterred Flesh Facebook
Cutterred Flesh Instagram
Official Label YouTube Channel
Label US Store

Indiemerch Store
Label Europe Store