Album Review
RELOAD FESTIVAL 2026’da Üç Gün, Üç Ayrı Metal Dünyası
RELOAD 2026 metalin sınırlarını genişletti.

Almanya’nın Sulingen kentinde düzenlenen Reload Festival, yıllar içinde kendine has kimliğini oluşturan, modern metalin farklı damarlarını aynı çatı altında buluşturan önemli festivallerden biri hâline geldi. 2026 edisyonu ise özellikle güçlü ve dengeli kadrosuyla dikkat çekti; Judas Priest, In Flames, Arch Enemy ve Lamb of God gibi türün deneyimli isimlerini aynı programda buluşturan festival, bunun yanında farklı metal ve hardcore çizgilerini temsil eden gruplarla da kapsamını genişletti. Ağustos ayının ortasında Sulingen’i birkaç günlüğüne ağır müziğin merkezlerinden birine dönüştüren Reload 2026, yalnızca sahnedeki performanslarıyla değil, festival alanındaki atmosferi, izleyici profili ve organizasyonun genel işleyişiyle de değerlendirilmesi gereken bir buluşma olarak geride kaldı.
2025 yazında olduğu gibi bu sene de Reload için yıl boyunca hazırlığımızı yapmıştık. Açıkçası 2025'te ilk festival akreditasyonu olma deneyimlerimizden biri olmasından ötürü biraz hazırlıksız yakalanmıştık. Fakat bu sene her şey bizim için gayet netti. Festival kapılarını çarşamba günü resmen açmış oldu. Performanslar saat 15:00'te Radio Bob sahnesi ile start aldı. Günün devamında Tentstage'te HEARTLESS HUMAN HARVEST, DRAMATIST ve MORECORE WARM-UP performansları festival alanını ısıttı.
Perşembe
Reload 2026 maratonumuz perşembe günü ile start aldı. Bu yılda geçen yıl olduğu gibi Impericon Mainstage ve Plazastage olmak üzere iki ana sahne kuruldu. Bunların yanında Radio Bob sahnesi ve Tentstage'ten de bahsetmiştim. Bizim odağımız Impericon Mainstage ve Plazastage üzerindeydi. Sulingen, yaşadığım yere özel araçla bir saate yakın bir mesafede olduğu için Wacken'da olduğu gibi festival alanında konaklama gibi bir challenge ile mücadele etmedik. Her gün istediğimiz saatte festival alanına ulaştık, aracımızı basın için ayrılan alana park edip kısa bir yürüyüş mesafesini aştıktan sonra sahnelere ulaştık. Bu avantaj bizim için elbette büyük bir konfor demek oluyor.
Tekrar festivale dönecek olursak, Reload'ın festival kimliğinden ötürü 2026 lineup'ında da gördüğünüz üzere çok fazla core ve core türü etrafında gezinen grup vardı. Özellikle günü açan performansları sergileyen gruplar metalcore merkezinde yer edinmiş ekiplerdir. Bizi tanıyorsunuz, millet; söz konusu extreme müzik olunca "Ben bunu dinlemem be!" dediğimiz genre sayısı çok azdır. Çok uzak olmasam da die-hard bir metalcore fanı olmadığımı siz de biliyorsunuz. Bu nedenle eşimle yaptığımız planda sabahın köründe festival alanına ulaşmamakta olur diye karar verdik. Festival öncesinde sahne alacak gruplar hakkında yaptığımız ön araştırmada da saat 15:00'e doğru sahne alan gruplardan ne yazık ki çok azı merakımızı cezbetti. Elbette bu seçimin sebebi bu grupların kötü olduğundan değil ama bir grubun soundu size geçmiyorsa o performansı izlemek acı verici olabilir. :)
Perşembe gününün running order planı da bize bu geniş hareket alanı imkânını sağlamıştı, fakat biz yine de saat 13:00 gibi festival alanına ulaştık. Press check-in işlemi geçen seneye göre daha kolaydı. Geçen yıl bu işlemi yine festival alanına 5 dakika mesafede, festivale tahsis edilmiş bir binada halletmiştik. Bu yıl ise basın için ayrılan park alanının hemen girişinde kurulan bir noktada kolaylıkla girişleri yapıp press bilekliklerini aldıktan sonra sahnelere doğru yürüdük.
Festival alanı şanslıyız ki geçen yıl gibi aynı bölgeye kurulmuş. Press alanına doğru yürüdüğümüz yol ve giriş dahi aynıydı. Bu da elbette bizim gibi geçen sene Reload deneyimi yaşamış basın mensupları için süper bir kolaylıktı. Performanslardan önce festivalin organizasyon işleyişi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. İlk adım attığımız alan olması sebebiyle press bölümüyle başlayalım. Neredeyse geçen yılki aynı alan ve düzene sahipti ama 20 bin kişiye ev sahipliği yapan bir festival için oldukça yeterli bir alandı. Bütün basın ve misafirlerin alanda bulunduğu yemek (Millet, barbekü açık büfe hem fiyatı hem de kalitesiyle harikaydı.) ve güneşin tepede olduğu saatlerde tam doluydu. Gölge ve serin köşelerde yer bulabilmek için biraz yarıştık diyebilirim. Seneye bu alanın biraz daha geniş tutulması daha iyi olacaktır. Bu küçük ayrıntıya rağmen basın için ayrılan bu alanın işleyişi oldukça rahat ve kolaydı. Elbette festival süresi boyunca orada konaklayanlar için en basit örnekle duş ve çadır alanı arasında gidip gelmek, çarşambadan cumartesiye kadar etkili olan sıcak havada zorlayıcı olmuş olabilir, ama eşim ve kendi adıma söylemem gerekirse bizim için press alanı oldukça yeterliydi.
Reload kapasitesi itibarıyla Almanya'daki en büyük festivallerde ilk üçe girmez. Örneğin Wacken ile karşılaştırırsak, Reload Wacken'dan sekiz kat küçük. 2026 için öngörülen kapasite 18.000 kişi idi fakat yoğun ilgi sebebiyle bu sayı 20.000'e çıkarıldı ve bütün biletlerin satışıyla Reload katılımcı rekorunu kırmış oldu. Katılımcı sayısından da öngörebileceğimiz üzere festival alanı da Wacken'a göre daha küçük, yaklaşık 450.000 m²'lik bir alan üzerine kurulu. Hâl böyle olunca iki sahne arasındaki mesafe de çok uzun olmuyor. Sahneler, etkinlik alanları, yeme içme noktaları, press alanı gibi lokasyonlar arasında hızla hareket edebilmemiz harika bir histi. Birkaç hafta önce Wacken'da yaşadığımız tecrübeyle karşılaştırdığımızda ışık hızıyla hareket ediyormuşuz gibi geldi. :)
Impericon ve Nuclear Blast çadırları en ilgi çekici noktalardı bence. Geçen seneye göre daha çok çeşit katılımcıların ilgisini dört gün boyunca bu noktalara çekti. Nuclear Blast özellikle gün gün değişen plak indirimleriyle dikkatimi çekti. Çok güzel bir Behemoth plağı kaçırdım, bayağı canım sıkıldı buna. "İyiymiş ya, şu köşeye de bir bakalım, geri geliriz." deyip unutmamla birlikte plağı da kaçırdık, sağlık olsun. :) Yeme-içme, tuvalet, içme suyu gibi ihtiyaçları biz daha çok press alanında çözdük ama gördüğüm üzere festival alanının tamamında bu ihtiyaçlara cevap verecek altyapı yeterliydi.
Perşembe günü alana girişimizin ardından ortamı keşfetme adımları atarken bir yandan da göz ucuyla STICK TO YOUR GUNS'ı izledik. Festival organizasyonunun ifadesiyle "Çok güçlü beklenti yaratan bir ekip." olarak görülüyor, hatta açıkça “force of nature on stage” olarak tanımlıyorlar. Görece erken diyebileceğimiz bir saatte sahne almış olmalarına rağmen kitle ile iletişimleri çok iyiydi. Özellikle circle pit'e yoğun seyirci katılımı enerjiyi yüksek seviyede tuttu.

STICK TO YOUR GUNS'ın performansının bitişine doğru, alanda tanıdıklarla bir araya geldik. Selam sabah, hatır sorma, festivali ayak üstü değerlendirme faslından sonra Plazastage'e doğru yönelerek DEAFHEAVEN'ı izlemek üzere adımladık. San Francisco çıkışlı ve 2010'da kurulan Amerikalı bu özel blackgaze grubunu "Lonely People With Power" albümü ile tanımıştım. Albüm 2025 yılında yayımlandı. O dönem Pit-Stop hâlâ sosyal medya ve yoğunluklu olarak YouTube üzerinden yayınlarına devam ediyordu. "Lonely People With Power"ın kritiğini Instagram üzerinden yayınlamıştık ama gruba ulaştı mı bilmem.
Gruba dönecek olursak DEAFHEAVEN, kariyerinde inişli çıkışlı dönemler yaşamış olsa da "Lonely People With Power" grup için kesinlikle çok güçlü bir geri dönüş oldu. Grup black metal köklerine tekrar, belki de geçmişe göre çok daha sıkı sarılmıştı. DEAFHEAVEN'ın sahne performansı hakkında en ufak bir bilgim yoktu, herhangi bir live videosunu da izlememiştim. Bu sebeple "Lonely People With Power"ın kritiğini yazdığım dönemlerden bu yana grubun zihnimde oluşan algısıyla soundunun sahnede somutlaşmış hâlini karşılaştırmayı düşünmek grubun performansına olan iştahı arttırdı.
Saat 17:20'de grubun performansı başladı. Performansın denk geldiği saati düşündüğümüzde, havanın sıcaklığını ve yaz mevsiminin hâlâ uzun ve ışıldayan günlerinden birinde denk gelmiş olması sebebiyle havadaki pozitif enerjinin grubun sounduyla örtüşmediği bir gerçek. DEAFHEAVEN oldukça karanlık ve dark atmosferik bir sounda sahip. Grubun sahneye çıkış saati bu atmosferin oluşmasına bir miktar sekte vurdu diyebilirim ama grubun performansı bu detaylardan hiç etkilenmedi. Çok güçlü bir sahne performansı izledik.
Son albüm "Lonely People With Power"dan "Doberman", "Magnolia", "Incidental II", "Revelator" gibi parçalarla sahneye girmiş olmaları kendi adıma seyir zevki inanılmaz güzel bir performans oluşturdu. Her riffte, her davul atağında seyirci kaos ve melodi girdabının içinde kendini kaybetti. Grubun performansı tek kelimeyle harikaydı, kesinlikle beklentilerimin üzerine çıktı. Performans saati ve güneşin her köşeyi işgal eden sıcak ışınlarına rağmen yoğun ses duvarları ve karanlık atmosfer, başta beni sonra da izleyen herkesi yazın o sıcak ve pozitif atmosferinden koparıp soğuk rüzgârlar ve aralıksız yağmurla sınanan şehir sokaklarına fırlattı.

DEAFHEAVEN'ın hafızalarda uzun süre yer edecek performansının ardından ORBIT CULTURE için sadece beş dakika gibi kısa bir aramız vardı ki zaten onu da IMPERICON sahnesine doğru sallanarak yürümekle geçirdik. ORBIT CULTURE'ı Wacken'da izlemiştik ama olsun, adamlar ayağımıza kadar gelmiş. İsveç metalinin sahnelere sunduğu, son yılların en gözde gruplarından, bu amansız groove makinesi arkadaşları izleme şansı varsa kaçırmak olmaz. Zaten eşim de çok seviyor, o yüzden pas geçmek gibi bir durum zaten söz konusu değil.
Grubun performansına antrenmanlı, taptaze hafıza ile yerimizi aldık. Grup yine harika bir setlistle sahne aldı. "Death Above Life", "From the Inside", "Hydra" ve en sevdiğim parça "Vultures of North" art arda yaylım ateşi gibi alanı inletti. Grup Reload'a yabancı değil, daha önce 2023 yılında da bu festivalde sahne almıştı. ORBIT CULTURE kesinlikle Reload'ın kimliğiyle uyuşan bir grup. Festival alanında en cılız esintinin bile adamı boğacak kadar tozu kaldırabildiği bir ortamda, grubun performansı gözle uzaktan bile rahatlıkla fark edilebilen bir toz ve toprak miktarını metrelerce yukarıya kaldırabilen bir savaş alanının oluşmasına sebep oldu. Tam anlamıyla marş niteliğinde bir enerjiyle festivalin öne çıkan performanslarından birini sergilediler. Niklas Karlsson frontmanlik konusunda vazgeçilmez bir noktaya ulaştığını tekrar kanıtlamış oldu. Growl ve clean vokaller arasındaki geçişleri çok rahat yapıyor ki bence bu grubun canlı performanstaki gücünün kaynağı olarak en önemli faktörlerinden biri.

Harika bir ORBIT CULTURE performansının ardından press alanına uğramamız gerekiyordu. Zorunlu bir kısa molanın ardından tekrar Plaza sahnesine doğru yaklaşık... Sahnede yine çok özel bir grup tozu dumana katıyordu. Hardcore sahnesinin Thrash/Crossover elementlerini en iyi kullanan gruplarından biri Terror muhteşem performansına çoktan başlamıştı bile. Siteyi düzenli takip edenler bilir, Hüs yakın bir geçmişte grubun son albümü "Still Suffer"in kritiğini yazmıştı. Performansın başını biraz kaçırmış olsak da büyük bir bölümünü izledik ve elbette bir festival klasiği olarak Hüs'ü görüntülü arayarak canavar gibi bir hardcore performansına birlikte şahitlik ettik.
Terror söz konusuysa Scott Vogel hakkında konuşmamak imkânsız. Seyirciyi fiziksel olarak yönlendirebilen biri, kalabalıkla iletişimi çok iyi; bu da grubun enerjisinin merkezini oluşturuyor. Grubun sahneye çıkmasıyla birlikte hafif gevşeyen hatlar hemen sıkılaştı. Zaten Vogel'ın sahneye çıkışından itibaren başlayan pit surfing hiç durmadı. Bu sebeple festival güvenlik görevlilerinin performans sonunda ciddi biçimde yorulduğunu ve onlar için en zorlayıcı performans olduğunu belirtmek yanlış olmaz. Peki bu bir tesadüf mü? Elbette değil. Terror sahnede olmayı çok seven bir ekip ve bu konuda yeterince antrenmanlılar. Grup hakkında yayınlanan bir yazıda 2002'den beri 3.000'den fazla konser verdiklerini okumuştum. Bu durum sahne hâkimiyetinin sebebini çok net açıklıyor.
Açıkçası sıcak havayla verilen mücadele zaten başlı başına bir savaştı. Hem havanın bunaltıcı durumu hem de toz ile verilen mücadele Terror sahnedeyken bir kenara itildi ve seyirci kendini grubun performansına bıraktı. Hava durumunun zorlayıcılığı insanların yüzünden cidden okunabiliyordu, bu yüzden grubun sahneye çıktığı saat onlar için avantaj oldu diyebilirim. Çünkü insanlarda hâlâ enerji varken bu enerjiyi grubun amansız performansıyla birleştirdiler ve ortaya çıkan manzara inanılmazdı.
Terror ile olan sınavımızı da başarıyla geçtikten sonra şimdi bir molayı hak ettik. Yemek zamanı çoktan gelmişti. Sıradaki grup THY ART IS MURDER. Grupla hiç bir ilgim yok, alakam yok, grubun soundu da bana hitap etmiyor; bu yüzden bu performansı bir yemek molası olarak değerlendirdik. Bu yazıyı okuyup grup sevenleriniz vardır elbette. "Çok şey kaçırdın Ozan'ım." diyorsunuz ama festival ortamında onlarca grup sahne alıyor ve her grubun soundunun veya tarzının %100 sevilebilir olması imkânsız, takdir edersiniz. Ama bu durum soundu bana geçmeyen grupları tamamen görmezden geldiğim anlamına gelmiyor. Grubu sevenlerle konuştuğumuzda aldığımız geri bildirimler oldukça ilgi çekiciydi. Özellikle grubun yeni vokalisti Jerry Grindfield ile verdiği ilk konserlerden biri olması grubu sevenler için performansın önemini arttıran faktörlerden biriydi.
Genel olarak THY ART IS MURDER'ı takip edenlere göre grup genel olarak yine bildiğiniz gibiydi. Öyle ki pit alışıldığı üzere bayağı hareketli geçmiş. Grindfield'in performansına gelince, sıcak havaya rağmen sahneye bayağı kapalı bir yağmurlukla çıkmış olması biraz komik bulunmuş. Zaten eleman da bir süre sonra dayanamayıp çıkarmış yağmurluğu. Grindfield'ın vokal performansına gelince, son derece agresif bulunmuş. Grindfield zaman zaman oldukça derin ve düşük frekanslarda dolaşmış. Yeni vokalistin fanlarla iletişimi şimdilik iyi gibi görünüyor. Zamanla fanların Grindfield hakkındaki görüşleri daha da netlik kazanacaktır.

THY ART IS MURDER performansının bitimine doğru Plazastage yavaş yavaş Soulfly için hazırlanıyordu. Daha önce Soulfly izlememiştim ama başta birçok Sepultura fanı ve Max abiyi yakından takip eden herkes gibi biz de Soulfly'ın birçok hitine aşinaydık. Bu parçaların en başında gelen şüphesiz "Back to the Primitive". Max abi ve ekibi bu parçayla çok gaddar bir giriş yaptılar. Bir yandan önceki konserlerinin setlistini takip ediyordum ama tamamen farklı bir sıralamayla çaldılar. Max baba beklediğim üzere yorgun görünüyordu. Ondan 1995 yılındaki gibi bir performans beklemiyordum elbette ama özellikle daha altı ay önce kızını kaybetmiş olması ve devamında sahneye devam etmek zorunda olması sanıyorum onu bayağı yıpratmış. Yaşın verdiği yıpranma onun kuşağından sahne alan bütün metalcilerde var. Fakat o sanki bu süreçten oldukça etkilenmiş görünüyordu.

Başından ne geçmiş olursa olsun, Max baba onu çok seven ve her zaman destek olan bir aileye sahip. Sonuçta bu turne boyunca Igor Amadeus ve Zyon da Max ile birlikte sahnedeydi. Max baba vokallere eskisi gibi asılmasa da onu sahnede görmek ve onun izleyici ile kurduğu iletişime katılmak harika bir histi. Yanılmıyorsam "Prophecy" öncesi herkese çökmeye davet etti. Biz de bir deli cesaretiyle eşlik ettik. Parçanın patlayıcı girişiyle birlikte hep birlikte sıçradık, yerden yüklediğimde 42 yaşımdaki hâlimi artık geride bırakıyordum, 20 seneyi birlikte üzerimizden attık. Yere indiğimizde ben 22, o da 37 yaşındaydı. Belki Reload'ta en fit hâliyle sahnede değildi ama bu bile konseri izleyen binlerce insanı sarsmaya yetti. "Back to the Primitive", "Prophecy", "Bumba", "Jumpdafuckup" gibi birçok hiti art arda patlattıkları 40 dakikalık bir performanstan sonra sahneyi Lamb of God'a devrettiler.

Sadece beş dakikalık bir ara var ve olabildiğince hızlı Impericon Stage önünde mis gibi bir açıdan yer tuttuktan sonra çok beklemeden Lamb of God'ı karşıladık. Grup tıpkı Orbit Culture gibi Wacken'da izlediğimiz gruplardan biriydi. Birkaç hafta arayla Lamb of God'ı tekrar izleyebilmek büyük açıkçası büyük lüks. Grubun sahne süresi Wacken ile kıyaslayınca net olarak daha uzundu. Bu durum gruba daha rahat ve etkili bir performans olanağı sunmuş oldu. Randy Blythe'ın performansı Wacken ile karşılaştırdığımda daha coşkuluydu diyebilirim. Grup dibine kadar Mainstage’in hakkını verdi. Neredeyse her şarkıda patlama veya alev efektleri kullandılar. Tabii bu görsel şov zaten piti karıştırmaya meyilli izleyiciyi iyice havaya soktu ve "Redneck"te bütün atmosfer zirve noktasına ulaştı. Lamb of God sonrası iki grup daha sahne aldı, bu sebeple grup günün en büyük headliner'ı değildi ama buna rağmen gecenin headliner partisini çok yüksek bir seviyeden açtılar diyebilirim. Birkaç hafta arayla "Laid to Rest", "Redneck", "Omerta" gibi hitleri art arda dinlemek harika hissettirdi.
Her ne kadar bunu söylemek istemesem de bizim için gecenin son grubu Lamb of God oldu. Sonrasında sırayla Plazastage'te önce Black Label Society, Impericon Stage'te Arch Enemy ve tekrar Plazastage'te Perturbator sahne alarak geceyi sonlandırdı. Dürüst olmak gerekirse Black Label Society'ye her ne kadar büyük saygı beslesem de grubun adını her duyduğumda aklıma gelen tek bir şarkı var, o da "Stillborn". Arch Enemy ise Gossow sonrası takibi tamamen bıraktığım bir grup oldu. Perturbator'a gelince, dürüst olmak gerekirse hiç duymadım. Fakat her zamanki gibi bir gün sonra bu üç ekibi de izlemiş olanlardan izlenimleri topladık.
Black Label Society'nin Reload macerası aslında yaklaşık on yıl öncesine dayanıyor. Grubun adı 2017 lineup'ına yazılmıştı ama o dönem yaşanan bir takvim karmaşası sebebiyle grup sahne alamamıştı. Reload sözünü 2026 lineup'ı ile tutmuş oldu. Grup Plazastage'te sahne aldığı için görkemli sahne şovlarının öne çıktığı bir performans olmamış ama bunun yerine özellikle Zakk Wylde’ın izleyici ile harika bir bağ kurduğundan bahsedildi. Setlist içerisinde Ozzy Osbourne dönemine yapılan "No More Tears" göndermesi de performansı özel kılan anlardan biri olmuş. Özetle grubun performansı festivalin modern ve agresif uçları arasında Reload katılımcılarına klasik heavy metal, Southern rock ve blues köklerinden beslenen ağırbaşlı ama son derece güçlü bir performans sunmuş.
ARCH ENEMY için Reload 2026 sıradan bir festival konserinden daha fazla anlam taşıyordu. Daha önce iki kere Reload'ta sahne alan Arch Enemy, yeni vokalist Lauren Hart'ın grupla birlikte ilk defa Reload sahnesine adım attı. Açıkça Hart, grubun fanlarından tam not almış. Elbette Alissa White-Gluz uzun süredir grubun vokalistiydi ve bir karşılaştırma doğal bir refleks olacaktı ama Hart bu karşılaştırmanın altında ezilmemiş. Ben de daha sonra Lauren Hart'ın grubun vokalisti olarak kaydettiği ilk parça "To The Last Breath"i daha dikkatli dinledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki benim gibi Hart, Gossow sonrası grupla arasına büyük mesafe koyanları bile ARCH ENEMY saflarına geri çekebilir. Harika agresif bir tarzı var ve bunu izleyiciye geçirmekte çok başarılı. Fakat Hart hanım, sizden ricam clean vokalleri minimumda tutalım. Vokal yazımına "To The Last Breath" çizgisinde devam ederseniz yıka yıka ilerlersiniz. Vokaller demişken bazı yorumlarda vokallerin oldukça bass-heavy ve distortion ağırlıklı bir miks içinde sunulması grubun performansının takibini zorlaştırmış. Millet, bu Reload! Festival ekibine sesleniyorum, böyle ufak tefek mızmızlanmalar olur, distortion'ı sakin ola kısmayın! :)
PERTURBATOR'a gelince plana göre performans zaten saat 01:05'te başlıyordu. Plana tekrar bakınca görüyorum ki istesek de bunu başaramazdık. PERTURBATOR Reload'un Perşembe programını metalden elektronik müziğe keskin bir geçişle kapatmış ve gecenin sonunda festival alanını adeta açık hava karanlık rave'ine dönüştürmüş. James Kent'in projesi iki kişilik bir sahne düzeniyle, davulun fiziksel gücünü endüstriyel elektronik altyapılar ve keskin synth dokunuşlarıyla birleştirerek klasik bir synthwave konserinden çok distopik bir ses deneyimi yaratmış. Aslında izleyicilerden performansı dinlerken büyük bir merak uyanıyor. Bu sahne performansını kesinlikle deneyimlemek isterim ama saat 01:05'te değil :). Performans sahnede kimi zaman post-apokaliptik, kimi zaman karanlık cyberpunk, kimi zamansa mekanik bir gelecek tasviri duyumu yaşatmış. Bu industrial trance müzik tabii festival ortamınının atmosferini tamamen değiştirmiş. Özetle karanlık, mekanik ve hipnotik bir deneyim diyebiliriz. Bende fazlasıyla merak uyandırdı. Eğer bir daha uygun saatlerde denk getirirsem mutlaka izlemek isterim.
Cuma
Cuma günü Reload maceramız için tekrar yola düştük. Günün running order'ı yine oldukça leziz ve heyecan vericiydi. Böyle festival günlerinde özellikle havanın sıcak olduğu ve çöl seviyesi toz bulutlarıyla mücadele etmek zorunda olduğunuzu düşündüğünüzde, geceyi rahat bir yatakta geçirme lüksünün ne demek olduğunu tekrar anlayarak ve buna binlerce kere şükrederek güne uyandık. Aslında belli olan günlük planımızı tekrar gözden geçirdik.
Gutalax'ın canlı performansı süper eğlenceli bir grup olsa da Wacken'da izlemiş olmak bizi saat 09:30'da sahne önünde dikilmekten kurtardı. Wacken kritiğinde de belirtmiştim; grubun sahne saatini çok erken değiştirmelisiniz diye yazmıştım ama Ozan kim ki? Elbette grup festival günleri için sabahın körü denebilecek bir saatte sahne aldı. Bunu düşündüğümde hâlâ şöyle düşünüyorum: "Bunu gerçekten yapabilen var mı?" Yapabilen varmış millet.
Biz festival alanına vardığımızda sahnede ALIEN ANT FARM vardı ve herkesin bildiği "Smooth Criminal" cover'ını çalıyorlardı. Daha festival alanına girerken bile Gutalax'ın izleri vardı. Her yerde tuvalet kâğıdı ve tuvalet fırçası görmek mümkündü. Gerçekten de grubun lyric teması olarak merkeze koyduğu konu başlığı gibi. Sifona bastıktan sonra bile ardından iz bırakabiliyor. :)

Günün ilk performansı olarak CYTOTOXIN'i izledik. Alman teknik death metal grubunun sahnedeki performansı, günün ilerleyen saatlerinde izleyeceğimiz daha büyük isimlerden önce iyi bir başlangıç oldu. Teknik death metal söz konusu olduğunda grubun ne yaptığını anlamak için biraz daha dikkatli dinlemek gerekiyor. Çünkü burada yalnızca hız değil, rifflerin ve davulların sürekli hareket hâlinde olması da önemli. Festivalin daha erken saatlerinde sahne almalarına rağmen grubun performansı oldukça diri kaldı. Grimo'nun seyirci ile iletişimi mükemmeldi, Fonzo ve Jason enstrümanlarına gömüldüğü anlarda Grimo adeta seyirciyi avucunun içine aldı.

Sonrasında Alestorm'a kadar alanda biraz salındık. Press alanına gidip geldik, arkadaşlarla sohbet ettik, festivalin klasik "Nerede ne var, birazdan hangi sahneye geçeceğiz?" hesaplarını yaptık. Bu arada festival alanının kompakt yapısının avantajını yine kullandık. Birkaç dakika içerisinde bir sahneden diğerine geçebilmek, özellikle arka arkaya ilginizi çeken gruplar olduğunda ciddi bir konfor.
Sıra ALESTORM'a geldiğinde ise sahne önünde en güzel yerde yerimizi aldık. Harika bir performanstı. Grubun ne kadar çok seveni olduğunu tekrar anlamış olduk. Alestorm'un müziği zaten festival ortamında çalışmak için biçilmiş kaftan, fakat bu performansı yalnızca müzik üzerinden değerlendirmek haksızlık olur. Sahnenin neon yeşilinin hâkim olduğu görüntüsü, grup elemanlarının kıyafetlerinden enstrümanların renklerine kadar her ayrıntıya yansımıştı.

Elden ele dolaşan dev şişme ördekler, sahnenin tamamına yayılan görsel şov ve finalde sahnede beliren dev şişme "FUCK YOU" yazısı tek kelimeyle muhteşemdi. Grubun sahne performansı boyunca bizim ekiple sohbet grubu üzerinden foto alışverişi oldu tabii ki. Nihayetinde sürekli grubu beğenmediğini iddia eden Hüs'e dev "FUCK YOU" yazısının fotosunu atmak, Hüs bunu hak etmese de gelen ortanın kalitesinden ötürü iyi bir gol oldu. :)
Grubun fanı mıyım? Hayır. Herhangi bir şarkısını ezbere söyleyebiliyor muyum? Hayır. Ama ben bile süper eğlendim. Bence burada Alestorm'un başarısının özeti bu. Seni fanı olmaya zorlamıyorlar. Sahneye çıkıyorlar, ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar ve bir şekilde seni de o eğlencenin içerisine çekiyorlar.
Alestorm'un ardından KIM DRACULA için Plaza Stage'e geçtik. Grubu Wacken'da uzaktan görmüştük ama Reload'da tekrar izleme şansını yakalayınca bu defa daha dikkatli izlemeye karar verdik. Çok enteresan bir sahne performansına sahip bu grup. Kendi şarkılarını çalarken bir anda ünlü bir parçanın cover'ı araya giriyor, bazen bu cover saxophone ile icra ediliyor, ardından tekrar kendi parçalarına bağlanıyorlar.
İlk bakışta "Bu ne şimdi?" dedirtebilecek bir yapı var. Fakat biraz daha dikkatli izlediğinizde bunun tamamen bilinçli bir sahne anlayışı olduğunu görüyorsunuz. Kim Dracula'nın yaptığı şey rastgele bir cover kolajı değil. Grup kendi müziği ile popüler kültürün çok farklı noktalarını aynı performans içerisinde birleştirmeyi biliyor. Enteresan bir grup ama kesinlikle kötü değil. Hatta bence bazı ön yargılardan sıyrılarak dinlenmesi gereken bir ekip. Kesinlikle ne yaptığını bilen bir grup.

Sonrasında sırada AIRBOURNE vardı. Fakat artık bizim için enerji ciddi biçimde azalmıştı. Bu yüzden performansı uzaktan izledik. Airbourne'un sahnede ne yaptığı zaten sürpriz değil. Joel O'Keeffe'nin sahnede durduğu yerde durmaması, klasik hard rock riffleri ve seyirciyi sürekli hareketlendiren performans anlayışı yine yerindeydi. Biz ise biraz daha geriden izleyerek günü kurtarmaya çalışıyorduk. :)
Airbourne sonrasında tekrar press alanına geçip biraz mola verdik. Artık bütün günün sıcaklığı, tozu ve önceki günün yorgunluğu üzerimizdeydi. Fakat gecenin asıl sebebi hâlâ bizi bekliyordu.

Nihayet JUDAS PRIEST sahne aldı.
İngilizlerin dünya müziğine, özellikle de Heavy Metal'e kazandırdığı gruplar sayısız. Oldukça yobaz bir Maiden fanı olarak, çoğu zaman Judas'ın beni Maiden'dan daha çok etkilediğini itiraf etmem gerek. Aslında kendi içimde bu iki grubu hiçbir zaman yarıştırmadım. Fakat diğer bir yandan, birbiriyle aynı jenerasyonu paylaşmış diyebileceğim iki grubun ballad parçalarından en hareketli, deli gibi gitar işçiliğine sahip parçalarına kadar insanın dolu dolu hayatının tamamına eşlik edebilecek kadar hit üretebilme ve bunun yanında günümüzde hâlâ üretebilme yetişisine ve birikimine sahip bu iki grubun hayatımdaki her duyguya ve ana eşlik edebilecek bir şarkısının olması benim için şu an bile şaşırtıcı. Maiden'ı üç kere izleme şansına sahip olmuş biri olarak Reload toprakları üzerinde Judas'ı izleyecek olmak tam anlamıyla bir lütuf.

Grup Wacken'da da sahne aldı ama onlarca grubun arasında metrelerce mesafe arasında koşturmanın verdiği yorgunluktan sonra Judas'ı Reload'da da izleyebiliriz düşüncesinin rahatlığıyla atlamıştık. İşte Judas nihayet tekrar sahnede ve Reload'ın sahne önünde olabilme konforuyla bütün grup ve sahne şovuyla yüz yüzeyiz. Reload'ın 2026 edisyonunda Judas Priest'in yer almasının festival açısından ne kadar önemli olduğunu tekrar anlatmaya gerek yok. 20 bin kişilik bir festivalin ana sahnesinde, heavy metal tarihinin en önemli gruplarından birini izliyorduk. Festivalin kendi ifadesiyle bu Judas Priest'in Sulingen'deki ilk konseriydi ve grubun gelişi Reload'ın ölçeğinin geldiği noktayı da gösteriyordu.
Ve evet, harika bir performanstı!
Judas Priest'in en büyük avantajı artık yalnızca müzikleri değil, yılların getirdiği sahne deneyimi. Rob Halford'un 76 yaşında hâlâ böyle bir sahnede durup binlerce kişiyi yönetebilmesi başlı başına saygı duyulacak bir durum. Elbette bazı yüksek notalarda 80'lerdeki kayıtlarla aynı performansı beklemek gerçekçi değil. Halford'un zaman zaman daha ağır hareket ettiği ve fiziksel olarak yaşını hissettirdiği de görülüyor. Ve kişisel olarak buna özellikle dikkat ettiğimi itiraf ediyorum. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki aynı yaş grubundan bütün vokalistler ile Halford'u karşılaştırdığımda Rob abi her türlü bir adım önde. Hâlâ çivi gibi, sektirmeden söylüyor şarkılarını ki "Painkiller"ı bu yaşına rağmen çatır çatır söyledi. Kostüm değiştirmesinden, grup elemanlarıyla, sahne önündeki her bir seyirci ile kontağına, sahne şovunun ana ögesi olmasının verdiği bütün ağır ögelerin yerine getirilmesine kadar, Rob baba üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyor. Muhteşem bir insan, dünya müziği ona sahip olduğu için çok şanslı.
Grubun performansına da gelirsek son derece sağlamdı. Bence bu konsere şahit olmuş her basın mensubu benim gibi düşünüyor.
Setlist'in klasiklere verdiği ağırlık elbette seyirciyi fazlasıyla memnun etti. "Breaking the Law", "Hell Bent for Leather", "Turbo Lover" ve elbette "Painkiller" gibi parçalar geldiğinde artık sahne ile seyirci arasında herhangi bir mesafe kalmadı. Özellikle "Painkiller" festival alanının en güçlü anlarından biriydi.
Bir de o motosiklet var tabii. Heavy Metal videolarına ulaşabildiğim yıllardan bu yana izlediğim ve kanıksadığım klasik bir andır bu. Rob abi sahneye motorla çıkar. Gün boyunca da bu konu hakkında hem eşimle hem de arkadaşlarımızla bu konu hakkında birçok şey konuştuk. Açıkçası böyle bir şovun olacağını düşünmüyordum. Ama bu yaşandı. Rob Halford "Hell Bent for Leather" sırasında harika bir custom Harley ile sahneye çıktı. Fiziksel olarak bazı şeyleri daha yavaş yapıyor olsa bile bazı alışkanlıklarından vazgeçmeye hiç niyetinin olmadığını gösterdi. :)
Judas Priest'in ardından bizim için Reload'ın ikinci günü de sona ermiş oldu. Açıkçası sonrasında başka gruplar sahne almış olsa da artık vücudun verdiği mesaj gayet netti: Eve git Ozan.
Biz de eve gittik. :)
Cumartesi
Cumartesi sabahı Reload'ın son günüydü. Programın açılışını VENGABOYS yapıyordu. Özellikle eşimin izlemek istediği bir ekipti. Genel olarak metal ve extreme metal çizgisinin dışında kalan bir grup olduğu açık. Fakat özellikle Alman müzik kültürü söz konusu olduğunda, tarzı ne olursa olsun herkesin ezberinde olan şarkıları harika yorumlayan bir ekip.
Saat 10:00'da sahne almış olmalarına rağmen bütün festival kalabalığını erken saatlerde Plaza Stage'in önüne toplamayı başardılar desek yalan olmaz. Hatta performansı izleyenlerin yorumlarına dayanarak söyleyebilirim ki Vengaboys performansı günün en sıra dışı anlarından biri olarak yerini aldı. "Boom, Boom, Boom, Boom!!" ve "We Like to Party" sırasında kalabalığın adeta bir Eurodance festivaline dönüşmesi, crowdsurfing ve hatta polonaise yapılması bunun en güzel örneklerinden.
Biz elbette yine bir gün öncesinin yıkıcılığını atlatamadığımız için o saatlerde festival alanında olamadık. Cumartesi sabahı Vengaboys'u izleyememiş olmak benim için çok büyük bir kayıp değildi belki ama eşim açısından durum biraz farklıydı. :) Neyse, festivalde bazen seçim yapmak zorundasınız. Judas Priest'ten sonra sabah 10'da Vengaboys izlemek için gereken kondisyon bizde yoktu.

Uyanmak ve yeniden fresh bir başlangıç yapabilmek zaten saat 12:00'yi buldu. Cumartesi için gözümüze kestirdiğimiz ilk grup MISERY INDEX oldu. Grup sahne aldığında biz de yerimizde hazır bekliyorduk.
Saf death metal. Katıksız extreme metal şöleni.
Misery Index'in yaptığı müzikte gereksiz herhangi bir süsleme yok. Direkt, sert ve teknik tarafı güçlü bir death metal. Festivalin geri kalanındaki modern metal, hardcore, hard rock ve alternatif çizgilerden sonra böyle bir performans izlemek gerçekten iyi geldi. Grup son üç albümünden parçaların yanında yeni şarkılara da yer verdi ve kendi görüşümün yanında konseri birlikte izlediğim seyircilerin de ortak görüşü olarak söyleyebilirim ki bu setlist seçimi performansı güçlü kılan ayrıntılardan biriydi.
Bizim için de muhteşem bir performanstı.
Sonraki hedefimiz GAEREA'ydı. Grup sahne alana kadar arkadaşlarla sohbet ettik. Tarih, siyaset, müzik, her şey hakkında konuştuk ve konu tabii bir şekilde biraya geldi. Sonunda Budweiser birasını eleştirmeye başladık.
Millet, bu bira gerçekten iyi değil ya.
Yakın farklı tarihlerde defalarca tattığım bir bira oldu Budweiser ve kesinlikle damak tadıma uygun değil. Eğer bu Amerikan birası Almanya'daki festivallerde sponsor olmak ve pazarda daha güçlü bir yer edinmek istiyorsa kesinlikle daha fazla emek vermeli. Festival alanında içtiğimiz biranın da bir festival deneyiminin parçası olduğunu düşünüyorum. Budweiser bana göre bu konuda sınıfta kaldı.

Nihayet Gaerea sahne saati geldi.
Grubu daha önce Hannover'de Bei Chez Heinz'da, nam-ı diğer Kellerclub'da izlemiştim. Bilenler hak verecektir, yaz aylarında içerisi oldukça havasız olabiliyor. Gaerea da böyle bir günde sahne almıştı. Vokalist, nefes alabilmek için defalarca maskesini ağzından çekip yüzünün diğer tarafına doğru itmek zorunda kalmıştı.
Reload'daki koşullar ise neyse ki çok daha farklıydı.
Cumartesi günü perşembe ve cuma günü gibi katlanılmaz bir sıcaklık ve toz bulutlarıyla boğuşmak zorunda değildik. Ara ara hafif yağmur geçişleri oldu ve bu harika hissettirdi. Hatta ilerleyen saatlerde yağmurun ciddi biçimde bastırması festival alanındaki tozu nihayet yere indirdi. Önceki iki güne kıyasla belirgin biçimde daha serindi ve özellikle Avatar sırasında yağan yağmur tozu bastırdı.
Gaerea'nın sahnesinde ise hava şartlarının aksine karanlık ve yoğun bir atmosfer vardı. Maskeli kimlikleri, sahnede yüzlerini geri plana çekmeleri ve müziğin merkezine atmosferi koymaları grubun canlı performansının önemli bir parçası. Daha önce Hannover'deki küçük ve havasız bir Kellerclub'da izlediğim Gaerea ile Reload'ın binlerce kişilik festival alanındaki Gaerea arasında fiziksel olarak çok büyük fark vardı, fakat grubun sahne üzerindeki yoğunluğu aynıydı.
Diğer taraftan Gaerea'nın Reload'da bu kadar büyük bir kitleye ulaşıyor olması da ayrıca önemliydi. Festivalin geri kalan programı düşünüldüğünde grubun soundu çok daha karanlık bir yerde duruyor. Buna rağmen seyircinin ilgisi oldukça yüksekti. Bence Reload performansı grubun günün en güçlü performanslarından biri olmaya aday.
Alpha herkese katılımı için teşekkür ederken ve Portekiz'den gelen bir grup olduklarını belirtirken ben yine dayanamadım ve:
"RONALDOOOOO!" diye bağırdım.
Komik mi?
Hayır. Ama buna engel olamıyorum. :)
Gaerea'nın ardından AVATAR performansını atlıyoruz. Çünkü yağmur bastırdı ve yemek için press alanına doğru geçiyoruz. Açıkçası yağmurun o yoğun hâlini biraz da böyle atlattık. Avatar'ın performansını kaçırmış olmamız benim açımdan çok büyük bir problem değil, çünkü grubun sahne karakterini zaten daha önce deneyimlemiştik. Fakat yağmurun tam Avatar performansına denk gelmesi festivalin ilginç tesadüflerinden biri oldu. Çünkü bütün gün hafif serpiştiren yağmur neredeyse bütün birikimini Avatar setinde bırakmıştı ve grubun teatral sahne anlayışına farklı bir atmosfer kattığını söylemek hata olmaz.
Yağmurun yoğun kısmını ve yemek molasını atlattıktan sonra tekrar AGNOSTIC FRONT için Plaza Stage'in önüne geldik.
Ve iyi ki gelmişiz.
Harika bir performanstı. Kesinlikle buna değdi.
New York hardcore'un en önemli isimlerinden birinin karşısında duruyorduk. Vinnie Stigma'nın sahnedeki varlığı bile grubun neden hâlâ bu kadar etkili olduğunu açıklamaya yetiyor. Yaş konusu burada ayrıca ilginç. Bir tarafta birkaç saat önce Gaerea gibi genç ve modern bir grubun karanlık atmosferini izlemişken, diğer tarafta hardcore'un onlarca yıllık tarihini sahnede taşıyan insanları izliyorduk.
Agnostic Front ise bunu müze performansına çevirmiyor. Müzik hâlâ doğrudan, sert ve fiziksel. Seyirciyle aralarındaki ilişki de bunun üzerine kuruluyor. Moshpit yine yerini buldu, crowdsurfing yine devam etti ve grup kendi bildiği şeyi yaparak sahneden indi. Agnostic Front'ın seti özellikle "yaşlanmayan" New York hardcore enerjisini bize geçirdi. "For My Family For My Friends" gibi bir parçanın canlı performansına şahit olmak harika bir deneyimdi.
Sonrasında GODSMACK'e biraz göz ucuyla baktık. Günün ve aslında üç günlük festivalin yorgunluğu artık kendisini ciddi biçimde hissettiriyordu. Godsmack'in sahnede özellikle Sully Erna ile Mike Mangini arasında gerçekleştirdiği çift davul düellosu gecenin en çok konuşulan anlarından biri olmuş. İki davul setinin aynı anda kullanılması ve Erna'nın da davulun başına geçmesi gerçekten etkileyici bir şov.
Biz ise artık festivalin sonuna gelmiştik.
Godsmack'a biraz göz ucuyla baktıktan sonra Reload 2026 bizim için sona erdi.
Eve doğru yola çıkarken geride üç gün boyunca birbirinden tamamen farklı onlarca müzik türünü, yüzlerce küçük anı, tonlarca tozu ve birkaç litre teri bırakıyorduk. :)
Perşembe günü DEAFHEAVEN, ORBIT CULTURE, TERROR, SOULFLY ve LAMB OF GOD; cuma günü ALESTORM, KIM DRACULA ve JUDAS PRIEST; cumartesi günü ise MISERY INDEX, GAEREA ve AGNOSTIC FRONT gibi birbirinden çok farklı grupları aynı festival içerisinde deneyimledik.
Üstelik Reload'ın asıl başarısı da biraz burada yatıyor.
Festivalin bir tarafında JUDAS PRIEST gibi heavy metal tarihini yazmış bir grup, diğer tarafında VENGABOYS gibi 90'lar Eurodance'inin en tanınan isimlerinden biri, başka bir sahnede GAEREA'nın karanlık post-black metal'i, Plaza Stage'de AGNOSTIC FRONT'un New York hardcore'u, Mainstage'de GODSMACK'in hard rock'ı bulunabiliyor. Ve bütün bunlar aynı seyirci kitlesi içerisinde bir şekilde karşılık bulabiliyor.
Reload 2026'nın 20 bin kişiye ulaşması tesadüf değil. Festivalin artık yalnızca belirli bir metal türünün etrafında şekillenen bir etkinlik olmadığı çok net. Fakat bunu yaparken alanın kompakt yapısını ve festivalin o kendine has, nispeten rahat atmosferini de koruyor. Resmî rakamlara göre 2026 edisyonu 20 bin ziyaretçiyle Reload tarihinin en yüksek katılımlı edisyonu oldu ve 2027 için şimdiden 30'dan fazla grup açıklandı.
Bizim açımızdan ise 2026 Reload, geçen yıl başlayan hikâyenin devamıydı. Geçen yıl buraya geldiğimizde ilk defa bir festival akreditasyonunun getirdiği bütün detaylarla uğraşıyorduk. Bu yıl ise nerede duracağımızı, ne zaman hareket edeceğimizi, hangi sahnede neyi takip edeceğimizi biliyorduk.
En önemlisi de bu festivalin bizim için artık yabancı olmaktan çıkmış olmasıydı.
Reload 2026'yı geride bıraktık. Tozu, sıcağı, yağmuru, müziği, birayı, tuvalet fırçalarını, dev ördekleri, Judas Priest'i, Ronaldooooo haykırışını ve üç gün boyunca yaşanan bütün o küçük kaliteli saçmalıkları da beraberimizde götürdük.
Seneye yine oradayız.
Reload her sene kendini aşıyor ve daha çok extreme müzik severe dokunuyor. Biz de buna şahitlik etmek ve size aktarmaktan çok mutluyuz.
Seneye görüşmek üzere!!!



