Album Review
AZATOTH - Carnal Lust of Blasphemy
Karanlık, çürümüş, saldırgan, saf mağara metali.

Selam millet, nasıl gidiyor? Abi, Antalya feci yanıyor ya :(... Güneş, senin taç küreni ayrı, yuvarlarını ayrı seveyim. Dünya gibi senin de atmosferine ayrı sevgi gönderiyorum. Antalya’ya güneş konusunda ayrımcılık yap artık!!! Neyse, ne diyordum, ölüm metali! Tabii akıl kalmadı, kusura bakmayın.
Şimdi efendim, bazı albümler vardır; daha ilk saniyelerinde ne yapmak istediklerini anlatırlar. Öyle uzun uzun kendilerini tanıtmaya, “biz şuradan etkileniyoruz, buradan geliyoruz” diye CV dökmeye ihtiyaç duymazlar. AZATOTH’un ilk uzunçaları Carnal Lust of Blasphemy de tam olarak bu albümlerden biri. 20’li yaşlarının başlarında olan bu gençlerin albümde bize söylediği şey oldukça basit: hasar vermek, yıkmak, çürütmek ve mümkünse bunu yaparken etrafı biraz da mezarlık kokusuna boğmak.
Finlandiya’nın Vantaa topraklarından çıkan AZATOTH, grubun tanıtım yazısında old-school Finnish death metal, 90’lar Amerikan death-grind’i ve bestial black metal üçgeninden bahsediyor. Ama albümü baştan sona dinlediğimizde ise bu tarifin özellikle American death-grind tarafının biraz fazla öne çıkarıldığını düşünüyorum. Çünkü Carnal Lust of Blasphemy’nin ana damarı çok daha belirgin biçimde old-school Finnish death metal tarafında kalıyor.

Üstelik bu yalnızca Finlandiya çıkışlı bir grubun doğal olarak taşıdığı bir genetik iz değil. Albümü dinlerken Danimarkalı Phrenelith, Kanadalı Tomb Mold, hatta atmosfer ve riff anlayışı açısından bizim topraklarımızdan Hyperdontia ve Engulfed gibi isimler de kulağın bir köşesinde beliriyor. Yani karşımızdaki şey, Amerikan death-grind saldırısından ziyade, karanlık melodilerle beslenmiş, mağaranın derinliklerinden çıkarılmış bir ölüm metali anlayışı.
Flooding Human Remains albümün kapısını kasvetli bir atmosferle açıyor. Vokaller baskın ve boğucu; gitarlar ise bu boğuculuğu desteklemek yerine onun içine gömülüyor. Rifflerin akıcı olması burada önemli, çünkü AZATOTH “pis” olmakla “hantal” olmak arasındaki farkı biliyor. Davullar gitarlarla birlikte hareket ediyor ve parçanın bütünlüğünü bozmadan saldırganlığı ayakta tutuyor.
Ardından gelen Veins of Rotten Blood, grubun gitar melodilerine ne kadar önem verdiğini daha net gösteriyor. Mezarlıktan çıkıp gelmiş hissi veren gitar armonileri, aralara serpiştirilen fısıltılar ve uğultularla birleşince atmosfer iyice yoğunlaşıyor. Sololar ise klasik anlamda birer gösteri bölümü değil; daha çok uzaktan duyulan ölüm sirenleri gibi. Burada AZATOTH’un yaptığı şey yalnızca ölüm metali çalmak değil, ölüm metalinin içine bir görüntü yerleştirmek.
Abomination of the Underworld ise grubun kompozisyon tarafını gösteren parçalardan biri. Ağır tonlu bas gitarla başlayan parça, yaklaşık 2:20 civarında açılıyor ve dört dakika sonrasında yeniden ağırlaşıp yoğunluğunu artırıyor. Outro'nun intro ile akraba biçimde kapanması da parçaya güzel bir atmosfer kazandırıyor. Riff başlayıp bitmiyor; bir yere gidiyor ve geri dönüyor.
Elbette her şey güllük gülistanlık değil. Abhorrent Reincarnation davul solosuyla açılıp dinleyiciyi doğrudan pit'in ortasına fırlatıyor. J. Das'ın vokalleri girdiğinde saldırı tamamlanıyor ve gitarlar bu enerjiyi taşıyabiliyor. Ancak arka planda dönen gitar riffinin bir noktada fazla tekrar etmesi, albümde zaman zaman karşılaşacağımız küçük bir sorunun da habercisi ne yazık ki. Güzel bir riff yakaladık, bunu sürekli döndürelim demek ister istemez sizi sıkabiliyor. Neyse ki albüm bunun telafisini çok geçmeden yapıyor.
Sulfuric Paths to Agony, benim açımdan albümün tartışmasız zirvesi. Altı dakikayı aşan süresi ilk bakışta “acaba fazla mı uzatmışlar?” dedirtiyor. Fakat parça başladıktan sonra bu soru anlamını kaybediyor. Çünkü uzunluk burada bir yük değil, avantaj haline gelmiş. Vokaller, gitarlar, davullar ve atmosfer birbirine alan açıyor; parça genişliyor ama gevşemiyor.
Death metalde altı dakikayı aşan bir parçayı taşıyabilmek başlı başına bir meziyet. Hele ki grubun bazı kısa bölümlerde tekrarın sınırına dayandığını düşünürsek, Sulfuric Paths to Agony bu açıdan özellikle başarılı. Parçanın atmosferi, vokalleri ve dramatik gitarları albümün bütün karanlığını tek bir noktada topluyor. Eğer Carnal Lust of Blasphemy içerisinde “işte AZATOTH burada gerçekten ne yapmak istediğini göstermiş” diyeceğimiz bir parça varsa, o kesinlikle budur.
Sonrasında gelen Interlude (Awaiting the Oncoming) ise albümün nefes alma noktası. Elimde grubun lirikleri olmadığı için albümün hikâyesini kesin cümlelerle yorumlamam mümkün değil; elimde sadece parça isimleri ve müziğin kendisi var. Ama “Awaiting the Oncoming” ismi bile yeterince açık: “Bir şey geliyor.” dedirtiyor ve biz de kısa bir süre beklemeye geçiyoruz.
Blasphemous Flesh, J. Das'ın yaklaşık 15. saniyede vokal girişiyle adeta L-G Petrov'un ağzından çıkmış bir “GO!” komutunu hatırlatıyor. Güzel tarafı, bu girişin ardından gitarların enerjisinin düşmemesi. Tam tersine, testere gibi gitarlarla vokal tarafından ateşlenen saldırıyı gitarlar da taşıyor.
Extinguished Souls of Putridity ise yeniden tını ve atmosfer tarafına yaslanıyor. Hışırtılı gitarların başlangıcı ve J. Das'ın gırtlaktan yükselen iniltileri, albümün başından beri taşıdığı çürüme hissini başka bir biçimde devam ettiriyor. AZATOTH'un “putrid” kelimesini bu kadar sevmesinin nedeni de burada anlaşılmaya başlıyor: Çürüme hissini yalnızca parça isimlerinde değil, şarkının kendisinde yaratmaya çalışıyorlar.
Ve bütün bu yolculuk sonunda Putrid Altar of Eternal Decay ile kapanıyor. Bence albümün kapanışı için doğru parça. Aynı zamanda teknik açıdan da albümün en yoğun çalışması. Rifflerin birbirine bağlanışı, geçişlerin çeşitliliği ve genel hareketliliği önceki parçalara göre daha fazla. Fakat AZATOTH burada “bakın ne kadar teknik çalabiliyoruz” havasına girmiyor. Tekniklik, parçanın karakterinin önüne geçmiyor. Hâlâ aynı karanlık, hâlâ aynı boğuculuk, hâlâ aynı çürüme.
Albümün müzikal tarafı kadar prodüksiyonu da bu dünyanın oluşmasında önemli bir pay sahibi. Carnal Lust of Blasphemy, “mağara metali” estetiğini yakalamaya çalışırken enstrümanları birbirinin üzerine yığıp dinleyiciyi ses duvarının altında bırakmıyor. Tam tersine, işitsel olarak almamız gereken şeyi yeterli dozda veriyor.
Gitarların karakteri, basın ağırlığı, davulların saldırganlığı ve J. Das'ın boğucu vokalleri birbirinden kopmadan duyulabiliyor. Albüm kirli ve karanlık, ağır, fakat kulakları gereksiz yere yormuyor. Bu açıdan Juuso Hämäläinen ve Roni Levo'nun prodüksiyon tarafında iyi iş çıkardığını söylemek mümkün. Özellikle böyle bir türde “çamurlu” olmakla “çamur gibi duyulmak” arasındaki farkı gözetmişler.
Görsel tarafta da aynı bütünlük korunmuş. Slimeweaver'ın hazırladığı albüm kapağı, müziğin içerdiği ölüm, çürüme ve karanlık atmosferle doğrudan örtüşüyor. Kullanılan renk paleti de albümün ses dünyasına yabancı durmuyor. Kapağa baktığınızda başka, albümü dinlediğinizde başka bir AZATOTH ile karşılaşmıyorsunuz; görsel ve işitsel taraf aynı cehennemin farklı kapılarından içeri giriyor.
Velhasıl, hasar ve yıkım arzusu bu albümde oldukça kuvvetli. AZATOTH'un müziğinde bunun çok net bir karşılığı var. Hızlı davullar, dramatik riffler, karanlık gitar melodileri ve boğazın derinliklerinden gelen vokaller aynı amaca hizmet ediyor: Dinleyicinin üzerine mümkün olduğunca ağır bir atmosfer bırakmak istemişler ve bunu da başarmışlar.
Ama albümün en güzel tarafı, grubun bunu yaparken müziği tamamen kontrolsüz bir kaosa çevirmemesi. Basın bültenindeki “putrid fucking death metal chaos” tanımı kulağa hoş geliyor, fakat albümü dinlediğimizde ortada yalnızca bir kaos makinesi olmadığını görüyoruz. Riff yazımı konusunda ciddi bir dikkat var. Gitar melodileri parçaların atmosferini belirliyor, davullar yalnızca hız üretmiyor ve sololar gerektiği yerde devreye giriyor.
Tempo düştüğünde de amaçlarından vazgeçmiyorlar. Sadece saldırının biçimi değişiyor. Hızlı olduklarında parçalayarak, yavaşladıklarında ezerek ilerliyorlar. İşte bu nedenle Carnal Lust of Blasphemy bana göre tam anlamıyla ölüm metali ama her şeyden önce “mağara metali”.
AZATOTH henüz her şeyi çözmüş bir grup değil. Bazı riffler gereğinden fazla tekrar ediyor, bazı bölümlerde daha cesur tercihler yapılabilirdi. Fakat ilk uzunçaları için en önemli şeyi başarmışlar: Kendilerine ait bir atmosfer yaratmışlar.
Ve Sulfuric Paths to Agony gibi bir parçayı yazabiliyorlarsa, bir sonraki albümde bu karanlık dünyayı çok daha ileri taşıyabileceklerini düşünmek hiç zor değil.
Şimdilik sunağın üzerine son taşı koyup çekilelim.


