Album Review
Dimmu Borgir - Grand Serpent Rising

Otuz yılı aşkın kariyeri boyunca Dimmu Borgir hiçbir zaman yalnızca black metal üretmedi. Grup, özellikle “Puritanical Euphoric Misanthropia” sonrası dönemde türün saldırgan çekirdeğini senfonik gösteriş, gotik dramatizasyon ve sinematik düzenlemelerle yeniden biçimlendiren bir yapı kurdu. Her ne kadar birçok fan tarafından beklenti, ‘Grand Serpent Rising’in bu yaklaşımla paralel yeni bir genişleme hamlesi olması ise de, bu durum yıllardır giderek şişen estetik yapının yeniden dengelenmesi gibi görünüyor. Albümün temel kırılması da tam burada yatıyor: İlk kez uzun süredir orkestrasyonlar riflerin önüne geçmek yerine onların çevresinde dolaşan destekleyici bir işlev üstleniyor.

Bu değişim özellikle Fredrik Nordström prodüksiyonunda hissediliyor. Önceki iki albümde yer yer steril ve katman fazlalığı altında boğulan miks anlayışı burada daha organik bir alan yaratıyor. Davulların doğal rezonansı, gitarların orta frekans baskısı ve klavyelerin geri çekilmiş konumlandırılması sayesinde albüm devasa duyulurken aynı zamanda fiziksel bir sertlik de taşıyor. Daray’ın performansı bu bağlamda kritik; blast beat yoğunluğu hâlâ yüksek olsa da davullar ilk kez uzun zamandır yalnızca tempoyu değil, dramatik geçişleri de yöneten bir unsur gibi davranıyor. “Ascent”teki ani kırılmalar, thrash’e yaklaşan ritmik itişler ve frenlenmeyen hız hissi grubun 2000’lerin başındaki agresif dönemini çağrıştırıyor.
Galder’ın ayrılığı teorik olarak grubun gitar merkezini zayıflatabilecek bir gelişmeydi. Fakat “Grand Serpent Rising” ilginç biçimde tam tersine daha gitar odaklı bir albüm hâline gelmiş. Silenoz’un riff yazımı burada uzun süredir olmadığı kadar görünür durumda. 'Repository Of Divine Transmutation' ve 'Recognizant' gibi parçalarda heavy metal kökenli lead kullanımları yalnızca melodik süs değil; parçaların yön değiştirmesini sağlayan yapısal araçlar hâline geliyor. Özellikle tremolo yürüyüşleriyle klasik heavy metal melodik açılımlarının üst üste bindirildiği anlarda albüm, senfonik black metal ile epik heavy metal arasındaki sınırı bilinçli şekilde bulanıklaştırıyor. Bunun yanında Norveç 90'lardan bu yana kendi sahnesinde biriken saf tecrübeden beslenen, türe sadık birçok iyi black metal gitaristi yetiştirdi. Bu bağlamda Damage'in gruba katkısı riff üretimi acisindan olmasa da gruba tasidigi enerji bakimindan hissediliyor.
Bu noktada albümün en dikkat çekici tarafı, orkestrasyonun azaltılmış olmasından çok nasıl kullanıldığı. Dimmu Borgir geçmişte çoğu zaman senfonik katmanları yoğunluk üretmek için kullanıyordu; burada ise orkestrasyon daha seçici davranıyor. 'Phantom Of The Nemesis'te dramatik yaylı düzenlemeleri gerçekten riff mimarisinin bir parçası gibi işliyor. Buna karşılık 'The Qryptfarer' gibi bazı bölümlerde gotik piyano dokuları ve koral geçişler albümün teatral tarafını yeniden fazla görünür kılıyor. Grup bu çizgide hâlâ zaman zaman kendi estetik reflekslerine teslim oluyor; ancak artık bu gösteriş her parçanın temel taşı değil.
Norveççe sözlere dönüş yapılan parçalar ise albümün en ilginç yönelimlerinden biri. 'Ulvgjeld & Blodsodel' doğrudan Viking dönem Bathory estetiğine göz kırpıyor, fakat bunu ham pagan romantizmi üzerinden değil, Dimmu Borgir’ın geniş ekran yaklaşımıyla yeniden yorumluyor. Tempoların kontrollü ilerleyişi, marş benzeri ritmik yapı ve korolu yükselmeler parçayı salt nostaljik bir referans olmaktan çıkarıyor. 'Slik Minnes En Alkymist' ise melodik pagan black metal sınırına yaklaşmasına rağmen kitsch’e düşmüyor; burada kullanılan melodik yapıların Moonsorrow veya Thyrfing benzeri epik anlatımları çağrıştırdığı anlar var, fakat Dimmu Borgir’in daha kontrollü ve teatral kompozisyon anlayışı bu etkiyi kendi saounduna entegre etmeyi başarıyor.
Albümün temel problemi ise hâlâ yapı ekonomisi. Yetmiş dakikaya yaklaşan süre boyunca grup sürekli yeni geçişler, melodik varyasyonlar ve atmosfer katmanları ekliyor. Bu durum kısa vadede etkileyici bir yoğunluk yaratsa da parçaların bireysel kimliğini zaman zaman zayıflatıyor. “Grand Serpent Rising” çoğu anda şarkılar üzerinden değil, pasajlar üzerinden hatırlanacak bir albüm. Tek tek riffler, geçişler veya melodik yükselişler akılda kalıyor; ancak kompozisyonların tamamı her zaman aynı ölçüde bütünlüklü hissettirmiyor. Bu, özellikle “Eonian” döneminden miras kalan bir sorun ve grup burada bunu tamamen aşabilmiş değil. Diğer bir deyişle fanlar gruptan duymaya alışık olduğu hit parça üretiminin bu albümde de pas geçildiği gerçeği ile karşı karıya.
Yine de albümün önemli tarafı, Dimmu Borgir’in nihayet senfonik gösteriş ile black metal saldırganlığı arasındaki dengeyi yeniden kurabilmiş olması. Başka bir deyişle bu konuda bir değişime gitme refleksini göstermiş olması. “Grand Serpent Rising” tür dahilinde ne de grubun kariyerinde sınırları parçalayarak radikal bir dönüşüm yaratmıyor; bunun yerine grubun son yirmi yılda giderek kontrolsüzleşen estetik yapısını disipline ediyor. Bugünün aşırı steril prodüksiyonlu, algoritmik senfonik black metal üretimi içinde bu albümün dikkat çekici tarafı da burada ortaya çıkıyor: Dimmu Borgir artık daha büyük duyulmaya çalışmıyor. Bunun yerine, sahip olduğu devasa estetik dili daha bilinçli kullanma yoluna gitmiş görünüyor. Bu da albümü bir “geri dönüş” anlatısından çok, uzun süredir dağınık duran bir kimliğin yeniden odaklanması hâline getiriyor.
OZY

