Wacken Open Air ismi, çok uzun süredir yalnızca bir festivali değil, küresel ölçekte bir kültürel markayı ifade ediyor. Her yaz Almanya'nın kuzeyinde küçücük bir kasabası olan Wacken'da on binlerce metal tutkununu bir araya getirerek gezegenin en büyük ve tutkulu heavy metal buluşmalarından birine dönüşüyor. Ancak Wacken'ı benzersiz kılan yalnızca kapladığı metrekare veya katılımcı sayısı değil; black metalden power metale, death metalden doom'a uzanan geniş yelpazesiyle türün geçmişini, bugününü ve geleceğini aynı sahnelerde buluşturabilme becerisiyle, aynen metal müzikte olduğu gibi, birbirinden farklı, birçok ülkeden ve toplumun farklı kesimlerinden insanları bir araya getirebilmesi. Bazen yağmur, bazen güneş, bazen çamur, bazen toz ve bitmek bilmeyen bir konser maratonu ise yıllar içinde festivalin ayrılmaz kimliğine dönüşmüş durumda.

Wacken, unutulmaz sahne performanslarının ötesinde, dünyanın dört bir yanından gelen metal fanlarının aynı tutkuyu paylaştığı, yeni dostlukların kurulduğu ve metal kültürünün sınırları aşan birlik ruhunun somutlaştığı eşsiz bir deneyim sunuyor. Bu nedenle festival, yalnızca takvimlerde işaretli önemli etkinliklerden biri değil; heavy metalin her yıl yeniden yazılan yaşayan bir metal efsanesi olarak kabul ediliyor.

Nihayetinde bende çok uzun süredir yaşamak istediğim, ama senelerce pandemi iş güç derken ertelemek zorunda kaldığım bu festivalin deneyimini yaşadım ve bu festival kritiği boyunca sizlerle yaşadığım bu unutulmaz günleri paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Hadi başlayalım !

Holy Ground'un Nabzı: Wacken 2026 Organizasyonu

Bu yıl da Wacken tutkunları, her yıl olduğu gibi haftanın başında festival alanına yerleşmeye başladılar. Özellikle salı gününden itibaren küçük alanlarda parti sahneleri festivalin startını vermişti bile. Eşimle birlikte running order'ı dikkate alarak çarşamba sabahı erken saatlerde yola çıkarak, biraz da şansla, Hamburg'un hafta içi sabah trafiğine takılmadan basın akreditasyon lokasyonuna ulaştık. Erken saatte yola çıkmış olmanın avantajını orada da yakalayarak hiç sıra beklemeden akreditasyon işlemlerini tamamlayıp basın bileklikleri ve fotoğraf çekimleri için avantaj sağlayan "Photo" bilekliğini de aldıktan sonra festival alanına doğru yola çıktık. Yaklaşık on dakikalık sürüşün ardından konaklama alanına vardık. Araçtaki eşyaları konaklama alanımıza taşımak biraz zaman aldı fakat bu zaten beklediğim bir şeydi, çünkü Wacken kamp alanları, sahneler derken toplamda 3,6 km²'lik bir alan üzerine kurulu. Bu da 500 futbol sahası büyüklüğü demek ki aslında şöyle ifade etsem daha çarpıcı olur; bahsettiğim alan Monako'nun yüzölçümünün yaklaşık 1,7 katı kadar büyük.

Inline image

Eşyalar yerleştirildi, en kral tişörtler giyildi, özenle dikilmiş battle jacket'ler kuşanıldı. İşte şimdi Wacken'a hazırız. Şansımıza, iki haftalık hava durumu dikkate alındığında sadece Wacken'in düzenlendiği tarihlerde yağmur yoktu. Hava genellikle güneşli, zaman zaman çok hafif yağmur geçişleri yaşandı. İlk gün ise tam anlamıyla İzmir havasını yaşadık. Bütün sene kafayı bu konuya o kadar çok taktık ki Thor baba sesimizi duydu ve hava durumuna ayar verdi:) 30 dereceyi aşan sıcaklıkla güneş gökyüzünde ışıldarken biz sahnelere doğru adımladık.

Şanslıyız ki konakladığımız alan sahnelere oldukça yakındı. Buna rağmen zaman zaman 10 dakikayı aşan mesafeleri adımladık. O kadar çok sahne vardı ki, festival adına her şeye cevap veren bir app olmasına rağmen ben yine de hangi grubun saat kaçta, hangi sahnede çıkacağını ve sahne süresinin de olduğu bir Excel dosyası hazırladım. Ama elbette bu tek başına yeterli değil, sahnelerin lokasyonunu bulmak adına app çok yardımcı oldu. Yukarıda belirttiğim gibi dev gibi bir alan ve karanlıkta yön bulmak konusunda gece körü seviyesinde beceriksizseniz, Wacken App tek çözümünüz.

Inline image

Festivalde uğradığımız ilk durak Wackinger Stage oldu, çünkü bölgenin itfaiye bandosu Wacken Firefighters sahne alıyordu. Wacken Firefighters uzun zamandır festivale ait bir gelenek. Running order'ın ilk grubu ve açılışı onlar yapıyor. Belki de bir vokal elemanı metal müzik dinlemiyor, ama bu organizasyonun bir parçası olmaktan çok mutlular. Metal klasikleri ve Alman müzik kültürünün klasikleşmiş, herkesin bildiği parçalardan oluşturdukları setliste binlerce insan coşkuyla birlikte eşlik ettik ve Wacken'in sahneler arası koşuşturma temposu başladı.

Inline image

Hazır bir sahne ismi vermişken bu yılın ana sahnelerinden biraz bahsetmem gerekirse; Louder, Harder, Headbangers Stage, W:E:T Stage, Wackinger Stage, Wasteland Stage, Welcome To The Jungle, LGH Clubstage olmak üzere toplam sekiz sahnede müzik alanı inletti. Faster, Harder ve Louder sahnelerinin olduğu Infield alanı festivalin kalbinin attığı alandı. Judas Priest, Running Wild'dan In Flames, Arch Enemy, Emperor'a kadar baba kadro bu sahnelerde çaldı. W:E:T Stage'de Misery Index, Craft gibi çok önemli isimleri ağırladı, Infield alanına 7-10 dakikalık bir mesafede konumlanmıştı. Infield alanına 10-12 dakika mesafede Wackinger Stage konumlanmıştı ki bu sahnede oldukça eğlenceli ve coşkulu şovlara ev sahipliği yaptı. Orta Çağ konsepti ile dekore edilmiş alanı dolduran binlerce insan, Vogelfrey, Cruachan, Faun gibi türün önemli gruplarının yanında Dubioza Kolektiv gibi grupları da sahnede izledi.

Inline image

Bu da festivalin sahne vermek istediği grupların tarz çeşitliliğini arttırmak yönündeki tutumunun göstergesiydi. Infield alanına 12-15 dakikalık mesafesiyle Wasteland Stage de yine dikkat çeken renkli alanlardan biriydi. Mad Max teması alanın her yerine yayılmıştı. Almanya'nın post-apokaliptik sanatçıları, performansçıları, araç tasarımcıları ve gösteri ekiplerinden oluşmuş bağımsız bir kolektif olan Wasteland Warriors bu alanın organizasyonunu üstlendi. Bu alan 2013'ten beri var, Wasteland bugün Avrupa'nın en büyük post-apokaliptik festival alanı olarak kabul ediliyor ve ekip her yıl bu alanın sınırlarını genişletmekte ısrarcı. Festival boyunca paslı araçların arasında alev gösterileri, cage fight'lar, motor şovları gerçekleşti. Kostümleri ve Mad Max estetiğinin tamamı Wasteland Warriors tarafından tasarlanıp sahnelendi. Dikkatimi çeken bir diğer sahne de LGH Clubstage oldu. Megadeth, Danzig gibi grupların tribute grupları dışında, Heaven Shall Burn "Pay with your Blood Show!" adı altında, Almanya'da kronikleşen kan bağışı eksikliğine dikkat çekmek ve özellikle ilk kez bağış yapacak insanları teşvik etmek amacıyla grubun yıllardır savundukları sosyal sorumluluk anlayışının festival ölçeğine taşınmış hâliydi.

İlk günümüz açıkçası bu devasa alanı tanımakla geçti. Yemek alanları, tuvaletler, duşlar, merch alanları, sahneler arası mesafe gibi öncelikli ayrıntıları çözdük. Her bir yeni noktayı keşfettiğimizde sürekli olarak alanın büyüklüğü bizi şok etti. 7 ile 15 dakikalık mesafeler kulağa pek uzak gelmeyebilir, ama 85 bin kişi içinde dur-kalk, fotoğraf çekme, bira-yemek kuyruğu, official merch çadırı kuyruğu derken zamanın nasıl aktığını anlamıyorsunuz. Bu yüzden çok kısa mesafeler bile 10-15 dakikaya kadar uzadığı oldu.

Inline image

Festival alanının işleyişinden bahsetmek gerekirse; geçen yıl karmaşaya sebep olan her şeyin fazlasıyla dikkate alındığı hemen fark ediliyordu. Bütün alanları birbirine bağlayan güçlendirilmiş sokaklar, tabela sistemi, her yerde kolaylıkla ulaşabileceğiniz tuvaletler ki tuvalet kabinlerinin sayısının yanında çeşitleri de yeterince fazlaydı. Hem sahnelerin yakınlarında hem de çadır ve uyku kabinlerinin çok yakınında sifonu olan, elinizi yıkayabildiğiniz tuvaletlerin haricinde her yerde kolayca ulaşabileceğiniz, burada genel olarak Dixi Klo olarak adlandırılan tuvalet kabinleri mevcuttu. Ayrıca susuz (dry toilet / composting toilet) konseptiyle Goldeimer da bayağı ilgi çekti; fakat zaten kamp tecrübesi son derece az olan biri olarak susuz tuvalet deneyimi korkuttu:) Orayı pas geçtik.

Inline image

Bileklik sistemiyle güçlendirilmiş güvenlik anlayışı çok etkileyiciydi. Kimin hangi alana ne zaman girebileceği çok hızlı ve sorunsuz kontrol edilebiliyordu. Bilekliklerin üzerindeki çip sayesinde bütün alışverişimizi bu çiplerle yaptık. Biz basın akreditasyonumuzu yaptığımız noktada aktif ettirmiştik, ama ziyaretçiler sahne alanlarına girişin öncesindeki dev gibi bir bileklik alma noktasında, hızlıca festival biletinin hangi formatı (dijital, mail çıktısı veya hard ticket) yanlarındaysa, hızlıca kontrolünün ardından bilekliklerini aldılar ve hemen o anda bilekliğe ilk para yüklemesini yapabildiler. Ayrıca festival alanının birçok noktasına yerleştirilmiş top-up noktalarından bilekliklere para yüklemesi hızlıca ve kolaylıkla yapılabildi. Son derece basit ve güvenli kullanımıyla harika bir deneyimdi bence. Kafanız süper güzelken, "Bir bira daha alayım yaaaa" derken cepten bozuklukların, buruşmuş paraların düşme durumu ortadan kalkıyor, o kafayla "Para üstünü doğru mu aldım aaaabbiii??" şüphesi ortadan kalkıyor, "Yanımda nakit getirmeli miyim, ne kadar bulundurmalıyım, nerede muhafaza edebilirim?" kaygıları yok oluyor. "Çaldırır mıyım?" endişesi tarih oluyor. Yine güvenlik konusuyla bağlantılı olarak Wacken resmi sitesi üzerinden rezervasyonunu yapabildiğiniz metal güvenlik kasaları da harika bir kısa çözümdü. Ziyaretçiler çadıra bırakmaya çekindiği, ama düşürürüm korkusuyla yanında da tutmak istemedikleri değerli eşyaları bu metal emanet kasalarına bıraktılar.

Eşyaların güvenliğini kontrol edebildiğimiz bu yöntemlerin dışında oldukça yeterli sayıda, ama hiç göze görünmeyen polis güvenliği de dikkat çekiciydi. Bileklik alım gişelerinin öncesinde kurulan polis noktası dev bir karakoldu aslında, ama dediğim gibi gerek olmadıkça hiç görünmediler ki "Sıkı güvenliğe gerekli bir olay mı var?" şüphesini yaratmamak adına duyarlı bir detaydı. Bu detayların yanında özel güvenlik, itfaiye ekipleri, Alman Kızılhaçı (DRK) ve gönüllü doktor ve hemşirelerden oluşan tam teşekküllü bir hastaneyi andıran ilk yardım noktası, bütün katılımcıların güvenliğini ve kontrolünü festivalin başından sonuna kadar eksiksiz sağladılar.

Biraz da festival boyunca küçük bir şehir gibi yaşayan kamp alanından bahsetmek gerek. Kamp alanlarının yolu üzerindeki festivalin marketi herkes için muhteşem bir alışveriş seçeneği oldu. Bir marketten alabileceğiniz her şeyin bulunduğu, çok hızlı işleyen bu marketten Wacken'in köylerinden getirilmiş günlük yumurta, süt gibi ürünlerden bira, kola gibi içeceklere kadar sıradan market fiyatından satın almak mümkündü. Soğutucu kutumuzun içindeki buzların eridiği noktada market imdadımıza yetişti. Serin sabahlarda akan sıcak suyu, yeterince kabin sayısıyla duşlar, içme suyu ihtiyacınızı ücretsiz karşılayabileceğiniz noktalar, sayısız çeşitte yiyecek standları ve her bilgiyi edinebildiğiniz info noktalarıyla kimsenin soru işaretleriyle dolu bir kafayla günü tamamlamak zorunda olmadığı bu kamp alanları binlerce katılımcıya ev sahipliği yaptı.

Performanslar ve Sahne Değerlendirmesi

Girişi biraz uzun tuttum, farkındayım, ama dümdüz grupların performanslarını anlatmak da bu kritiği biraz yavan bir hâle getirirdi. Şimdi grupların performanslarına odaklanalım. Festivalde izlediğimiz ilk grup Wacken Firefighters'tan yukarıda bahsettim. Aslında bandoyu zamanında yakalayamayız diye düşünüyorduk, trafik konusunda endişemiz malum, ama dediğim gibi şans bizden yanaydı ve tahminimizden çok daha erken alana vardık. Wacken Firefighters'ın performansının sonrasında running order planına baktığımızda çarşamba günü bizim için oldukça sakin görünüyordu. Eşim her ne kadar daha geniş bir genre yelpazesine sahip olsa da ben klasik bir 90'lar extreme metal fanıyım ve Wacken 2026 sahne tercihlerimi yaparken tabii bu tutumum çarşamba gününün sakin geçmesine neden oldu. 

Çarşamba

Çarşamba günü dikkatimi çeken iki grup vardı: The Gathering ve Vanir. Vanir ismini ilk olarak gruplar açıklandığında duydum, daha önce bir şekilde radarıma girmemişti. Festival öncesinde tarzı bana uygun grupları tek tek dinlerken Vanir'e yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. The Gathering benim dönemimin grubu, Anneke birçoğumuz için unutulmaz bir karakter ve grubun kimliğini kökten değiştiren, hem doom metalin hem de dünya metal sahnesinde kadın vokalist pozisyonundaki çeşitliliğin artmasında çok önemli bir rolü olan isim. Fakat beni tanıyanlar bilir ki kariyerlerinin en zirve noktasını 90'larda yaşamış grupların günümüzde sergilediği sahne performansları beni hep endişelendirir. "Ya o hayran olduğum dönemlerin sahne performansı gibi olmazsa?" diye düşünürüm. Yılların verdiği yorgunluğu ve yıpranmayı onlarda da görürsem benim için çok üzücü olur gibi bir takıntım vardır. Bu yüzden hazır Anneke abla da Mustafa Sandal'a bağlamışken Vanir'e doğru inceden uzayabiliriz düşüncesi ağır basmak üzereyken, "Olm hasta mısın, hadi The Gathering'e, hadi, amma uzattın" diye konuyu kapatıp Louder Stage'te yerimizi aldık.

Inline image

Hava çok sıcak, bira buz gibi, Wacken'dayız... İster istemez bu yolun sonu azgınlık gibi bir algıyla yüklenmişken beden, şahit olacağımız ilk performans böyle atmosferik bir müzik olunca, benim hanım biraz sıkılsa da sonuç olarak tarihî anlara şahitlik ettik. "Mandylion"un 30. yılı kapsamında devam eden konserlerin bir parçası olarak grup albümü baştan sona çaldı ve unutulmaz anlara imza attı. Özellikle "Leaves" parçasının performansı tam anlamıyla büyüleyiciydi.

Günün devam eden saatlerinde Lacuna Coil, Kadavar, Hämatom gibi isimler dikkat çekiyordu. Fakat biz günün kalan saatlerini alanı tanımak için ayırmaya karar verdik. Sıcak havanın sağladığı avantajla da akşam saatlerinde duş alma imkânını da atlayamazdık. Havanın sıcak olması güzel, yağmurun olmaması harikaydı ama sıcak hava yoğun toz bulutlarını da beraberinde getiriyor. Ağzımız, burnumuz kısa sürede Kuzey Almanya'nın tarım toprağı ile tanıştı. Alman çiftçilerini tekrar kutluyorum, organik gübre kullanımınızı yerinde tespit ettim.

Perşembe

Inline image

Perşembe günü bir önceki güne göre daha hareketliydi. Günün açılışını Wackinger Stage alanında yaptık, ayrıca kahvaltı yapmak için de muhteşem bir seçenekti. 15:00'da Vogelfrey sahne aldı. Ben bu çocukları 2010 dönemlerinden hatırlıyorum. Viking-Folk Metal dendiğinde aklınıza ne geliyorsa o yıllarda ürettikleri müzik aynı eksendeydi. Sonraki yıllarda grupla arama biraz mesafe girdi, gruptan ya da benden kaynaklı bir sebep değil aslında; yıllar içerisinde birçok yeni grup ortaya çıkıyor, dinleyecek çok müzik var ve bazen istemeseniz de bazı gruplar ile olan bağınız zayıflıyor. 

Inline image

Grup hâlâ müziğinde bu türü icra eden gruplardan bekleneceği üzere keman, flüt, bouzouki, gayda (rauschpfeife) gibi geleneksel enstrümanları kullanıyor; ama müziğin ekseni "Mittelalter Dance Metal" diye isimlendirdikleri, daha çok groove, enerjik rifflerle harmanlanmış, sözlerinde tarihî temaların yanı sıra mizah, alkol kültürü, fantastik hikâyeler ve güncel toplumsal eleştiriler de önemli yer tuttuğu bir tarza evrilmiş. Muhtemelen grupla arama mesafe girme durumu olmasaydı ben yine de gruptan biraz uzaklaşırdım. Ama grubun sahne performansının hakkını vermem gerek. O gündüz vaktinde, o sıcakta, oraya toplanmış herkesi etkileri altına almayı başardılar. Çok başarılı bir sahne performansıydı, tabii ben 2010 yılında "Waffenbruder" döneminde kalmışım. O parçanın canlı performansını izlemek isterdim tabii, ama ne grubun ne de seyircinin o kafada olmadığı çok açıktı:)

Inline image

Vogelfrey'in performansı tam bir saat sürdü. 15 dakika sonra Craft, W:E:T Stage'te sahne alacak; zaman kaybetmeden sahneye vardık. Craft, benim için "Evil Black Metal" kategorisine giren gaddar Black Metal gruplarından biri. İsveçli delikanlıları daha önce hiç izlememiştim. Alanda muhakkak daha önce canlı görmüş olanlar vardı, ama onlar için de grubu yeni vokalist Markus ile izlemek muhteşem bir fırsattı. Grubun, özellikle de Markus'un performansı hem amatör hem de o amatör ruhun verdiği gerçekçilikle birleşince ulaştığı seviye, İsveç Black Metalini seyirciye %100 geçiren bir seviyeye ulaştı. Performans başlamadan önce gitar amfilerinden biri değişti, bu yüzden sahne biraz geç başladı. Fakat performansın başlamasının ardından gitar sorunu devam etti. Ekran başında grubu canlı izleyenlere gitar soundu sorunsuz gelse de seyirci ilk üç parçada gitarı zar zor duydu, bas gitarın sesi çok baskındı. Sanıyorum bu sorun bir şekilde gruba da geçti ve sahneye ısınmaları biraz zaman aldı. Sıklıkla arkaya dönüp kendi içlerinde ve ekiple işaretleştiler. Neyse ki bu pürüzler kısa sürede atlatıldı ve grup muhteşem bir performansa imza attı. Ayrıca Markus, grubun sounduna çok iyi uyum sağlamış. Bence biraz daha grupla zaman geçirdiğinde sahne performansının Evil dozu daha da artacaktır. Grubun en sevdiğim parçası "Again"in icrası da muhteşemdi.

Inline image

Craft sonrası yine 15 dakikalık bir molamız vardı; sıradaki grup Firespawn. Neyse ki bu sefer uzun uzun yürümek zorunda değiliz çünkü Headbangers Stage hemen yan taraftaydı. Daha Craft için yerimizi almak üzere yürürken yan sahnede Firespawn'ın sahne hazırlıklarını görmüştüm. Grubun arkasında onlara ait bir banner yerine dev bir L.G. Petrov posterinin asılı olduğunu görmek, grup performansa başlamadan önce beni havaya sokmuştu bile. İki sahne arasında mekik dokurken İsveç metalinin farklı genre'ları üzerime boca ediliyordu. Jörgen Sandström abimiz, "İsveç Death Metaline hazır mısınız?" diyerek girişini yaptı ve Entombed yıllarından beri aşina olduğumuz o ton, balyoz gibi üzerime indi.

Kurucu üye Petrov'un aramızdan ayrılışından bu yana grup üyeleri yeni bir vokalist için uzun süre beklemişti. Sonraki süreçte, uzun bir arayıştan sonra İsveç Death Metal sahnesi için önemli isimlerden biri olan Jörgen Sandström kadroya dahil oldu. Grubun Wacken performansının adının "In Memory of LG Petrov" olması özellikle dikkat çekiciydi. Grup, performansının her anında Petrov'a saygısını ve sevgisini belirtti. 

Performansın orta kısımlarında Alexander Impaler (Bass), Petrov'a saygı niteliğinde kısa bir konuşma yaptı ve ona "Gerçek İmparator" diye seslendi. Grubun performansının sonlarına doğru Sandström, Petrov'un Battle Jacket'ını sahnenin en önüne, mikrofon sehpasının olduğu tarafa koydu ve kalan parçaların büyük kısmını kolunu Petrov'un omzuna atarmış gibi ceketin üzerine atarak söyledi. Bütün bu anlar inanılmaz duygu yüklü ve özel dakikalardı.

Inline image

Tüm bu güzel anların arasında can sıkıcı bir ayrıntı var ki o da bu sefer grubun soundunun tamamının bize ulaşımının üç kere kesilmesi oldu. 5-10 saniye arasında bir süre boyunca bu üç kere yaşandı ki Craft performansının hemen ardından bunun yaşanması hem sinir bozucu hem de garip buldum. Dostum, neticede burası Wacken, iki sahneyle de aynı ses masası ekibi ilgileniyor. Arka arkaya bu kadar hata normal değil, patrondan fena azar yiyeceksiniz, şimdiden söylüyorum.

Sonrasında bu iki sahnede sırasıyla Spectral Wound ve Blood Red Throne sahne alacaktı. Blood Red Throne'u daha önce Hannover'de izlemiştim. Spectral Wound ise daha önce canlı izlemediğim için aslında bayağı çekiciydi, ama bilin ne oldu, grubu izlemedik millet. Çünkü her gruba koşturamazsınız; buna ne bünye ne zaman yeter:) Buradan sağ çıkmak için kendinize zaman ayırmalı ve bazı gruplardan vazgeçmelisiniz. Vazgeçtiğiniz grupları kişisel tavsiyem olarak daha genç gruplardan seçerseniz en azından daha sonra görmek adına bir fırsatınız olur. Biz de böyle karar vererek kendimizi Europe'a sakladık. Günün sonuna doğru da aynı mantıkla ilerleyerek Savatage ve Def Leppard şeklinde ilerledik.

"Aaaaabi, sen şimdi Anaal Nathrakh ve Misery Index'i pas mı geçtin?" diye dövecekmiş gibi sorabilirsiniz. Fakat millet, dediğim gibi bu grupları bir daha izleme şansı doğar, ama Europe, Savatage, Def Leppard'ı bir gün içinde art arda izleme şansını bir daha yakalayamazdım. Bu isimleri art arda saydığınızda dünya heavy metal sahnesine tanıklık etmiş gibi duyuluyor zaten. Aynı bu mantıkla Firespawn sonrası kendimizi yemek ve dinlenme moduna alarak Europe'a sakladık.

Inline image

Muhtemelen grubu izleyenlerin, abartmadan söylüyorum, yarısının olduğu gibi bizim de bir defada adını söyleyebildiğimiz tek Europe parçası "The Final Countdown", ama olsun, dedeleri baştan sona izleyeceğiz dedik ve öyle yaptık. Bir yandan da Setlist.fm'den grubun son şovundaki parça sıralamasını kontrol ederek konseri izledik. Bilin bakalım ne oldu? Elbette "The Final Countdown" son parçaydı. Şarkının ilk klavye melodileri girdiği anda, abartısız söylüyorum, etrafımda onlarca kişi aynı anda "Eeeenn Sonunda!" dedi ve hep birlikte şarkıya, hep bir ağızdan eşlik ettik.

Europe performansı sonrası süratle Faster sahnesine gittik. Savatage'in girişini "The Final Countdown"ı izleyebilme pahasına kaçırmıştık, ama Savatage'in en iyi parçaları sona saklayacağına şüphem yoktu. Makul bir süreyi kaçırmıştık ama yine de harika bir şova tanıklık ettik. Grubun en sevdiğim parçası "Edge of Thorns" çalmaya başladığında tam anlamıyla kafayı yedim. Grubu üniversite yıllarımda tanımıştım. O zamanlar ev arkadaşım ve grubumda gitar çalan Çağdaş, bana grubu dinlememi tavsiye etmişti. Başından birçok trajik olay geçmesine rağmen hâlâ turne'deler, hâlâ kaya gibi sağlam bir sahne performansı sergiliyorlar. Onların müziğini tanıdığımda sanırım 21 yaşındaydım, birkaç gün önce nihayet 42 yaşımda canlı izleyebildim. Geç olsun, güç olmasın:)

Inline image

"Edge of Thorns"a baştan sona eşlik ederken eşimin şaşkınlığını görmeliydiniz. Senelerce beni sadece böğürürken görmüş kadın, beni Zak Stevens'ın azman sesine eşlik ederken görünce şok oldu. Savatage deneyimi tek kelimeyle eşsizdi. Sonrasında 15 dakikalık bir aradan sonra yine çok uzağa gitmek zorunda kalmadan Harder sahnesinde Def Leppard'ı bekledik. Joe Elliott'ın açıklamasıyla, 70'lerin sonunda bir evde verilen partide arkadaşının ona plak koleksiyonunu dinletmesinin ardından müziğe duyduğu hayranlıkla arkadaşlarını ikna edip Def Leppard'a hayat vermişlerdi ve nihayetinde biz de grubu canlı izledik. Klasik ve yeni denebilecek parçalardan oluşan, ayrıca harika iki cover – Depeche Mode ve David Essex – ile gayet leziz bir setlist çaldılar. "Animal", "Hysteria", "Rocket" bunlardan sadece bazıları; elbette bizim favorimiz "Pour Some Sugar on Me" son parça olarak gecemizi noktaladı.

Cuma

Inline image

Ve cuma günü geldi çattı! Bizim için festivalin en hareketli günü cuma günüydü. Neyse ki erken kalkma alışkanlığı olan bir çiftiz. Erkenden uyanıp kendimize gelme sürecini atlattıktan sonra hazırlanma, kahvaltı, ilk içecekler derken saat 12:30'da Gutalax için Faster sahnesinin önünde yerimizi aldık. Grubun eğlenceli bir sahne şovuna sahip olduğunu zaten defalarca duymuştum, ama ilk defa izleme şansını yakaladık. Konser öncesi eşimi grup hakkında yeterince bilgilendirdikten sonra nihayetinde grup sahneye çıktı. Klasik temizlik işçisi tulumları içinde, ellerinde onlarca tuvalet fırçasıyla sahneye çıktılar. Tuvalet kâğıtları ve fırçaları havada uçuştu, yanında getirmeyi ihmal etmeyen fanlar da vardı tabii.

Normal şartlarda Maty'nin sahip olduğu kadar geniz etine sahip olsanız en kısa sürede ameliyat olursunuz, ama Maty kardeşimiz bunu kendine avantaja çevirmiş. Aslında güzel bir yaz gününde ya da depresif bir kış akşamında modunuza göre dinleyebileceğiniz bir Gutalax parçası açıp dinlemek zordur. (En azından benim için böyle, belki siz bunu yapıyorsunuzdur. No Judge.) Ama soundları istediği kadar metal sahnesinin en marjinal kanadında olsun, bu adamlar herkesi eğlendirmeyi çok iyi beceriyorlar.

Maty'nin şarkı aralarında seyirciyle sohbet etme ve parçaları anons etme tarzı; örneğin bir parça öncesi "Sıradaki parçamızı çok sevdiğinizi biliyoruz, sözlerini ezbere biliyorsunuz zaten" deyip onaylamamızı isteyen bir yüz ifadesiyle bize baktıktan sonra gerekli reaksiyonu hemen koparıp konuya devam edişi gibi ayrıntılar, onun seyirciyle arasındaki diyaloğunu güçlendiren küçük ama önemli nüanslardı. Bunlardan bir diğeri ki benim çok beğendiğim, performansın ilk yarısından sonra her parçanın ardından yaptığı anons öncesi "son iki parçamız" diye bir detay vermesi, buna rağmen nereden baksan 10 parça daha çalmaları muhteşemdi.

Inline image

Grubun sahne arkası banner'ı, sahne dekorları, kick'ler üzerindeki görseller derken hepsini tek tek düşündüğümde her defasında "Keşke bu Gutalax ile Lombak dergisi kariyerlerinin bir yerinde denk gelselerdi" diye düşündüm. Bence birlikte muhteşem işler ortaya çıkarırlardı. Grubun sahne performansı, grubun müziğe katılımı, performans boyunca ortada oluşan circle pit gibi ayrıntılar, Obscene Metal Fest'i kıskandıracak bir atmosfer oluşturdu.

Pit-Stop olarak katılacağımız bir diğer festival Reload'da da sahne alacak Gutalax ve açıklanan running order'a göre saat 09:30'da sahne alacaklar. Grubun fanları ve onlarla tanışacak olan fanlar, bence şimdiden festivale baskı yapmaya başlayın. Bu kadar erken bir saat Gutalax için çok erken. İnsanların yeni yeni uyanıp tuvalete gitmeye yeltendiği o saatlerde sahneye Gutalax koymak her şeyden önce oldukça riskli:)

Inline image

Günün devamında Paradise Lost'u izlemeye meyilliydik. Öncesinde Harder sahnesinde Vreid çıkıyordu. Grubu izlemedik ama keşke izleseymişiz. Jackass ekibinden Party Boy olarak bildiğimiz Chris Pontius, grup sahnedeyken o bilindik muhteşem tangalı kostümüyle sahneye atladı ve ortalığı birbirine kattı. Bu işbirliği beni şaşırttı ama sonradan öğrendim ki aslında grup ile Pontius bir süredir birlikte bir şeyler üretiyorlarmış. Grubun beş ay önce yayınladıkları "Loving the Dead" videosunda da Pontius başkanı görmek mümkün:)

Neyse efendim, saat 14:30'a doğru geliyorken biz de Faster sahnesinde yerimizi aldık. Paradise Lost harika bir giriş yaptı. "Serpent on the Cross" ile giriş yapan grup, "One Second", "The Last Time" ile devam ederken, en sevdiğim Paradise Lost parçası "As I Die"ı da çalmaları beni manyak gibi mutlu etti. Bronski Beat cover'ı "Smalltown Boy" da ayrıca setlistin enteresan ayrıntılarından biriydi.

Inline image

Nick Holmes abimiz, grubun buram buram sonbahar estiren sounduna rağmen ince esprilerle taşı gediğine oturtmasını ihmal etmedi. Parça aralarından birinde festivalin Amerikalı bira sponsoru Budweiser'dan bir yudum aldı ve ekşimiş bir yüz ifadesiyle "Tadı pek Alman birası gibi değil, değil mi?" dedi ve sonra tekrar bira kutusuna bakıp "Hayır, değilmiş." diyerek inceden sırıtışı, Marvel çizgi roman serilerinde görmeye alışık olduğumuz derecede ince ve gaddar bir göndermeydi:) Çünkü bu konu özellikle Alman metalseverler arasında da bir tartışma konusu. Çok uzun süre festivalin ana bira markası Beck's'ti ve hatta festival ile özdeşleşmişti desek yalan olmaz. Festival 2022'de benim de tadını oldukça beğendiğim Krombacher ile yoluna devam etti, ama şimdi elimizde ABD menşeli Budweiser var. Böyle büyük bir festivale sponsor olmak kolay değil, Amerikalı tedarikçi bunu karşılamak ve Avrupa pazarına girebilmek için doğru bir partner seçmiş, ama Alman damak tadında bir alan bulabilmesi için biraz daha sıkı çalışmaları gerek.

Inline image

Günün devamında gözümün ısırdığı gruplar Black Label Society, Mantar, Saxon gibi gruplardı, ama devamında Hatebreed var, enerjisi saklamak gerekiyor. Aslına bakarsanız Saxon'ı gerçekten izlemek isterdim, plak koleksiyonuma aldığım ilk plak Saxon - Solid Ball of Rock albümüydü. Amcaların bende yeri her zaman ayrıdır. Fakat gel gelelim, Wacken gibi büyük festivaller gerçekten büyük efor gerektiriyor. Görmek istediğimiz o kadar çok grup, performans var ki, ama hepsine yetişmek imkânsız. Bazen böyle insanı burkan kararlar vermek gerek. Neticesinde Paradise Lost sonrası Hatebreed'e kadar gücümüzü muhafaza ederek, biraz da dinlendikten sonra Louder sahnesinde yerimizi aldık.

Inline image

Muhteşem bir setlist ile çıktılar, grubun seyirciye yansıttığı enerjiyi tarif etmem imkânsız. Millet... "Hayatta hardcore ile işim olmaz." diyenlerdenseniz bile mutlaka bu gruba bir kere şans vermelisiniz. Benim de aslında bu genre ile aram süper iyi değildir, dinlediğim birkaç grup var ki Hatebreed de bunlardan biri. Senelerdir takip ettiğim, dinlediğim bir grup. Sayısız güzel anın başlangıcında, sayısız kötü günün bitişinde hayatımda bir şekilde var olan gruplardan biridir. Daha önce bir kere konser bileti almıştım, yaşadığım şehre gelmişlerdi, ama sağlık sorunları yüzünden gidememiştim.

Inline image

Yanılmıyorsam konsere "I Will Be Heard" ile başladılar. Parça zaten en sevdiğim albümlerden biri olan "Perseverance"ın en gaddar parçalarından biri. Doğal olarak performansın devamında grubun main sahnede yer edinmesini sağlayan albüm "Supremacy"den de hitler patlamaya başladı. "Immortal Enemies"te tam anlamıyla kendimi kaybettim. Performans sırasında önce bizim Hüs'ü, sonra da kardeşimi aradım. Videolu arama yapabilmenin avantajıyla hem onlarla konserin gaddarlığını paylaştım hem de bu anlara biraz olsun birlikte tanık olduk.

Bu anlara kadar konseri yarılamıştık ve ben de fotoğraf ve video işlerini bitirmiştim. Seyircilerin merkezinde dev bir kıyma makinesini andıran bir circle pit vardı. Eşim benim böyle aksiyonlara dalmam konusunda her zaman endişelidir, bu konserde de elbette girmemi istemiyordu. Ama "Destroy Everything"de yanımda kaybolmaya, kırılmaya müsait ne varsa iki saniye içinde ona teslim edip, "Kusura bakma" deyip kaynayan kazana attım kendimi. Harika bir deneyim, tarifsiz bir tecrübe, üzerimdeki bütün negatif enerjiyi ve stresi mıknatıs gibi çeken bir şov. Hayatımın sonuna kadar unutamayacağım bir konser. Bundan sonra Hatebreed yakınımda yöremde konser verdiğinde ben de oradayım.

Hatebreed performansının ardından gözüm Judas Priest'i kesiyordu fakat biz bitmiştik. Kendimizi bir süre standby'a aldıktan sonra tekrar Louder sahnesine doğru hareketlendik. Judas babalar çoktan sahneye başlamışlardı. Ama onları Reload'ta izleyecek olmanın rahatlığıyla ince ince Louder sahnesine ilerledik. Göz ucuyla Judas Priest'i keserken bir yandan da Emperor'u beklemeye başladık.

Inline image

Emperor, en sevdiğim Black Metal grupları listesinin başında geliyor. Uzun süre ilk üçte Marduk ile amansız bir mücadele içindeydiler ama uzun zaman önce ilk sırayı Emperor'a verdim ve hâlâ onlara ait. Grubun dinlediğim ilk kaydı "In the Nightside Eclipse"ti. Arkadaşımın tavsiyesi üzerine bir çekme kasetten dinlediğim bu albümü o yıllarda uzun süre anlayamamıştım. Kasetin ses kalitesinin kötülüğü elbette bunda etkiliydi, ama o güne kadar Black Metal adına dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu ve parçaların akışını, aranjmanını, kısacası hiçbir şeyi kafam basmamıştı. Fakat bir şekilde beni bu parçalara çeken bir şeyler vardı ki bunu tarif etmek bugün bile zor.

Sonrasında bu müziğe tarifsiz bir tutkuyla bağlandım. "Anthems to the Welkin at Dusk", "IX Equilibrium" derken kısıtlı arşivim bu grubun işgaline uğramıştı. Ve elbette sonrasında Stüdyo Ümit sayesinde edindiğim "Emperial Live Ceremony" live kaydı benim için Emperor'u unutulmaz bir yere taşıdı. Wacken Line Up'ının da benim için ne olursa olsun kabul edilir olmasının sebebi de Emperor'du.

The Gathering konseri öncesi içimdeki kötü his, bu konser öncesi de beni esir aldı, çünkü yıllar önce yine Wacken girişimiyle grubun 2006'da sadece bir kerelik bir reunion konseri diye duyurduğu performansın ardından birçok Emperor live performansı gördük. Bu performanslardan bazıları gerçekten benim gibi eski fanları hiç tatmin etmemişti. Ama Wacken Emperor'u ilk duyurduğunda infoda belirttiği "Emperor – Best-of Set + As the Shadows Rise Set with original lineup" ayrıntısı aklımı almaya yetmişti zaten.

Emperor ve Wacken arasında böyle özel performanslar hazırlamak adına işe yarayan bir yöntemin olduğunu kabul etmek gerek. Bu bağlamda grubun klasik bir festival grubu olmadığını kabul etmek gerek. O akşam unutulmaz bir performansa şahit olunacaktı ve biz de, ne şanslıyız ki, yerimizi aldık.

Inline image

İlk olarak sahneye çıkan kadro güncel live kadrosuydu: Ihsahn, Samoth, Trym Torson ve Secthdamon. Sahnede anıt heykel gibi yerlerini aldılar. "Into the Infinity of Thoughts", "In the Wordless Chamber", "With Strength I Burn", "The Loss and Curse of Reverence", "An Elegy of Icaros" ardı ardına geceyi sarsan şarkılardı ve böylelikle grup performansın ilk bölümünü geride bıraktı. Ardından iki efsanevi eleman sahneye çıktı; Faust davula, Mortiis ise bas gitara geçti. Sonrasında ise yine birbirinden hit parçalar art arda yaylım ateşi gibi üzerimize çöktü. "Inno a Satana", "I Am the Black Wizards", "Night of the Graveless Souls" gibi senelerce "Emperial Live Ceremony" performansları aklımı başımdan almış parçalar birbiri ardına sahnede çalındı. Hepsine boğazım yırtılıncaya kadar eşlik ettim. "Cosmic Keys to My Creations & Times" ile biten konserin ardından emin olduğum ve bu şovu her hatırladığımda yüzümü gülümsetecek olan bir şey var ki o da eşsiz bir konsere tanıklık etmiş olduğum.

Inline image

Bu unutulmaz konserin ardından bedenen bitmiş olarak kendimizi uyku kabinine zor attık. Ne Running Wild'ın ne de Sepultura'nın son Almanya konserine gücümüz kalmıştı. Bunca yorgunluğun üzerinde bir de bütün günün neminin kabin içindeki yastıklara falan geçtiğini fark ettiğimizde keyfimiz öyle bir kaçtı ki bunu burada betimleyecek cümleleri yazamam:) Neyse ki bir şekilde geceyi atlatmasını bildik.

Cumartesi


Ve son gün, cumartesi. Onca yorgunluğa rağmen sabah çok erken kalktım. Zaten sabahları severim, sabahın tadını çıkarmayı da çok severim. Eşim de benden sonra uyandı, hemen kahve organize edildi. Beraber erken doğan güneşin ışığında, kahvenin de yardımıyla bir gece öncenin nemini ve soğuğunu ve tabii ki bu iki amansız faktörle gelen bütün rahatsızlığı üstümüzden attık. Sonrasında yaşanan bir ayrıntı var ki bütün günümüzü kurtardı. Eşim bir gün önce nikâh yüzüğünü uyku kabininin içinde kaybetmişti. Büyük bir mucize eseri, ayağımızın dibinde, kabinin etrafındaki çimlerin içinde bulduk. Bir gün önce bu kayıp sebebiyle canımız biraz sıkkındı, ama cumartesi sabahına böyle başlamak da muhteşem oldu. Maddi değeri bir yana, manevi değeri bizim için paha biçilmez elbette ve onu tekrar bulmak harika bir histi. Sabahın köründe Gollum gibi sevinçten zıplayarak harika bir enerjiyle güne başladık.

Inline image

Ardından bu moralle, kahve, kahvaltı derken öğlene doğru eşimin yönlendirmesiyle keşfettiğim grup Heavysaurus'u izlemek üzere Harder sahnesine doğru yürüdük. Şimdi bazılarınız "Abi, bu Muppet Show tayfasıyla senin ne işin olur?" diye sorabilir; şöyle anlatayım: Bu grup çocuklara yönelik Heavy Metal çalan bir ekip. Öyle ki burada 5-13 yaş aralığındaki bir kitleden bahsediyoruz. Ama burada önemli bir ayrıntı var ki grubun amacı çocuk müziği yapmak değil, Heavy Metali çocukların dünyasına göre yorumlayarak ciddi anlamda heavy metal üretmek. Finlandiyalı THUNDERSTONE davulcusu Mirka Rantanen'in 2009'da beş yaşındaki oğlu için yaptığı bir arayışın günümüzde Almanya'da yaşayan versiyonudur Heavysaurus. Bu konseptin Alman versiyonu 2017'de doğdu; grup elemanları resmî olarak birer çizgi film karakteri ismi taşıyor: 

Mr. Heavysaurus - vokal, 

Raifi Raffi - gitar, 

Muffi Pufi - bas, 

Komppi Momppi - davul, 

Milli Pilli - klavye

Grup için önemli olan "Çocuğa metal dinletmek" değil, çocuğa metalin kendisini sevdirmek. Almanya için var olan bir gerçek var ki çocuklar Rock ve Heavy Metal'e yabancı değil, hem çevrelerinden hem de en önemlisi ailelerinden ötürü bu müziğe aşinalar. Bu yüzden grubun en başından beri amacı, çocukların zaten sevdiği gerçek rock/metal enerjisini onların dünyasına uygun sözler ve görsel bir evrenle buluşturmak.

Inline image

Grubun bugün de devam etmesinin arkasındaki en önemli faktörlerden biri de bu konseptin ciddi biçimde karşılık bulmuş olması. Örneğin HEAVYSAURUS, 2023'te 120 konser vererek 100.000'den fazla bilet satmıştı; grubun 2024 tarihli "Pommesgabel" albümü de Almanya listelerinde 11 numaraya kadar çıktı ki bu kesinlikle hafife alınacak bir sonuç değil. Ayrıca bu projeye dahil olan isimler gerçekten profesyonel isimlerden oluşuyor. Grup elemanlarına tek tek bakmak gerekirse; Michael Voss – Mr. Heavysaurus, MAD MAX bağlantısıyla tanınıyor; Christof Leim – Riffi Raffi / gitar, THE NEW BLACK üyesi; Jürgen Steinmetz – Muffi Puffi / bas, SONS OF SEASONS bağlantılı ve Frank Beck – canlı performanslarda Mr. Heavysaurus karakterini üstlenen vokalist, GAMMA RAY bağlantılı.

Grubun her konserinde üzerinde ısrarla durduğu bir ayrıntı var. Konserin sonlarına doğru vokalist her zaman şöyle der: "Biz neden bu işi yapıyoruz biliyor musunuz? Çocuklarınız Helene Fischer (Almanya ve Almanca konuşulan bölgelerde ünlü olan bir Pop ikonu) dinlemesin diye!" Sadece bu çıkış bile çocuk sahibi olan Heavy Metal tutkunu ebeveynler için oldukça ilgi çeken bir manşet. Türkiye'de de artık çocuk sahibi olan metalcilerin böyle bir arzu içinde olduğu hepimiz için aşikâr. Metallica, Queen falan dinletirler ve bunun işe yaramasını umarlar. Oysa müziğin insanın karakterine doğru dokunuş yolculuğu pek de bizim hesaplarımıza göre ilerlemez. Fakat HEAVYSAURUS, en azından Almanya'da çocukların kalbine dokunmayı çok iyi biliyor.

Bu grup hakkında fazlasıyla bilgi verdiğimin farkındayım, fakat bu tarz bir projenin birçoğunuz için enteresan ve şaşırtıcı bulunacağını düşündüğüm için ayrıntı vermek istedim. HEAVYSAURUS ile birlikte cumartesi günümüz çocukluğumuzdaki gibi hafta sonu çocuk kuşağı tadında başladıktan sonra kendimizi Orbit Culture'a hazırlamaya başladık. Geçen iki günde olduğu gibi bu arayı dinlenerek ve üstüne yeme içme ile geçirirken, dev ekrandan da Kim Dracula'yı görme ve dinleme şansına sahip olduk. Gerçi pek şans diyemem. Gruba kötü demiyorum, ama kesinlikle bana hitap eden bir müzik değil. Clean scream vokaller, gitar-davul-bas, üstüne saksafon, sürekli değişen tarzlardan oluşan bir sound, arada kulağa çalınan güncel meşhur melodiler... Grubun binlerce takipçisi sahne önünü doldurdu, azdı, eğlendi, ama benim yanımdaki müzikseverler gibi biz de bu sounddan hiç bir şey anlamadık. Çağımın grubu değil diyerek konuyu kapatıyorum:)

Inline image

Saatler 13:45'i gösterirken Orbit Culture Harder sahnesinde kendini gösterdi. Görkemli bir intro ve girişin ardından tahmin edin ne oldu? Yine soundda bir sorun yaşandı ve grup ilk şarkıyı tekrar çaldı. Bu teknik aksaklıklara Wacken gibi bir organizasyonda üç grupta farklı saatlerde ve günlerde şahit olmak da sadece bana nasip olabilirdi, ama festivalin çapının büyüklüğünü düşündüğümüzde bu gerçekten normal değildi. Bunları bir kenara bırakarak gruba dönecek olursak; Orbit Culture, Harder Stage'i adeta yerinden söken bir performans sergileyerek günün erken saatlerinde sahne alan bir grup için ne kadar büyük bir etki yaratabileceğini gösterdi. Az önce bahsettiğim teknik aksaklıklara rağmen kısa sürede kontrolü ele aldılar ve ağır groove'ları, modern melodik death metal dokusu ve ezici sahne enerjisiyle kalabalığı hızla kendi atmosferine çekti; özellikle mosh pit'ler ve kitlenin yoğun tepkisi, grubun artık stüdyo kayıtlarının yanında canlı performansıyla da büyüyen bir güce dönüştüğünü kanıtladı. Seyirciyle iletişimleri bence henüz deneyimli festival headliner'larının seviyesinde değil, ama grubun Wacken'daki performansı, Orbit Culture'un büyük sahnelerde taşıdığı potansiyeli açık biçimde ortaya koyan, teknik kusurların bile momentumunu bozamadığı son derece güçlü bir gösteriydi.

Inline image

Güne harika başlamışız, süper iki performans görmüşüz; elbette enerjimiz tavanda. Bu gazla, özellikle bizim gibi metal fanları için özel bir şov niteliğinde olan NEVERMORE performansına tam güç hazır biçimde Faster Stage'de yerimizi aldık. Berzan ve Semir'in gruptaki varlığı elbette birçok Türk Heavy Metal fanı için bir gurur kaynağı. Bu unutulmaz anlara mutlaka tanıklık etmeliydik.

NEVERMORE, yaklaşık on beş yıllık bir aranın ardından 2026'da yeniden sahnelere dönmüş ve Wacken'a yeni kadrosuyla gelmişti. Yeniden şekillenen kadrosunun taşıdığı büyük beklenti, rahatlıkla ifade etmem gerekirse, karşılık buldu. İzlediğimiz şey, teknik yeterlilik ile duygusal ağırlığı başarılı biçimde birleştiren bir performanstı. Jeff Loomis ve Van Williams'ın grubun karakteristik omurgasını koruduğu gecede Berzan Önen, Warrel Dane'in mirasının altında ezilmek yerine güçlü vokali ve sahne karizmasıyla kendi vokal karakterini ortaya koyabileceğini gösterirken Jack Cattoi ve Semir Özerkan da yeni kadroya yalnızca eşlik eden isimler olmadıklarını hissettirdiler.

Inline image

'Ophidian' ile başlayan ve 'Beyond Within', 'Inside Four Walls', 'Engines of Hate', 'My Acid Words', 'Born', 'Believe in Nothing', 'Narcosynthesis', 'Moonrise (Through Mirrors of Death)', 'Enemies of Reality' ve 'The River Dragon Has Come' ile devam eden on parçalık ana set, grubun özellikle "Dead Heart in a Dead World" ve "This Godless Endeavor" dönemlerinin mirasına yaslanırken NEVERMORE'un teknik karmaşıklığını canlı ortamda hâlâ etkileyici bir biçimde taşıdığını gösterdi. 85.000 kişilik Wacken atmosferinde günün erken saatlerinde sahne almalarına rağmen bu kadar yoğun bir etki yaratmaları, hem grup adına hem de Berzan ve Semir'in böylesine güçlü bir performans sergilemelerine şahitlik etmek adına benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Elbette yeni kadronun Warrel Dane sonrası kendi kimliğini tamamen oturtması için zamana ihtiyacı var. Ancak Wacken 2026, NEVERMORE'un geçmişini yalnızca yeniden üretmek yerine mirasını ileriye taşıyabilecek gerçek bir potansiyele sahip olduğunu gösteren, yeni dönemini güçlendiren önemli bir performans oldu.

Harika bir NEVERMORE performansının ardından, konumumuzun da verdiği avantajla pek de yerimizden oynamayarak Harder Stage'te yerimizi aldık ve Lamb of God'a hazırlandık. On beş dakikalık bir aranın ardından grup sahneye adım attı. Ben die-hard bir Lamb of God fanı değilim, bu aşikâr. Fakat 2000'lerin başı ve sonrasındaki ilk on yılında metal müzikte yaşanan bütün gelişimlere ve değişimlere şahitlik etmiş biri olarak Lamb of God, benim de tanıdığım ve birçoğumuz gibi ezbere bildiğim şarkıları yazmış bir ekip. Her şeyden önce bu sebepten ötürü onları canlı izleyecek olmak benim için özel bir durumdu.

Inline image

Grup, altmış dakikalık slotunu neredeyse hiç boşluk bırakmadan kullanan, festivalin en yıkıcı performanslarından birine imza attı. Harder Stage'de ORBIT CULTURE'un hemen ardından sahneye çıkan Amerikalı grup, özellikle "Walk with Me in Hell" ve "Set to Fail" gibi parçalarla groove metalin fiziksel ağırlığını devasa Wacken kalabalığına doğrudan aktardı; rifflerin eziciliği, davulların saldırganlığı ve Randy Blythe'ın hâlâ son derece güçlü olan sahne hâkimiyeti, grubun yıllardır süren canlı performans tecrübesinin karşılığını verdi. Üstelik setin yalnızca bir saatle sınırlı olması, Lamb Of God'ın temposunu düşürmek yerine konseri yoğun bir saldırıya dönüştürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Şarkılar arasındaki boşlukların minimumda tutulması ve kalabalığın sürekli hareket hâlinde kalması, grubun Wacken'ın büyük festival atmosferine ne kadar iyi uyum sağladığını gösterdi. ORBIT CULTURE'un yükselen enerjisinin ardından gelen Lamb Of God, sahneyi devralmakla kalmayıp çıtayı belirgin biçimde yukarı taşıdı ve Wacken 2026'nın genel değerlendirmesinde hafta sonunun en iyi performansı olarak öne çıkmayı hak eden, son derece kontrollü ama yıkıcı bir gösteri sundu.

Wacken 2026'nın Ardından

Evet hanımlar, beyler, bu performanstan sonra bizim için aslında Wacken bitmiş oldu. Günün devamında Municipal Waste, Arch Enemy, Powerwolf, Sabaton, Fit For An Autopsy ve Alestorm sahne aldı ve bu gruplar festivalin son gününde inanılmaz performanslar sergilediler. Biz ise Lamb of God'ın ardından dönmeyi tercih ettik. Elbette birçoğunuz, "Hocam, daha günü yarılamamışsınız bile, bu ne acele?" diye düşünebilirsiniz. Gel gör ki birçok faktör bir araya geldi ve biz tükendiğimize karar verdik:)

Hem bu enerji yoksunluğu hem kalan grupların bir kısmının Reload'da da sahne alacak olmasının verdiği rahatlık ve tabii ayrıca Alestorm gibi grupları izlemeyi zaten planlamadığımız için artık gitme zamanıdır diyerek toplandık ve yola koyulduk. Bu tarz büyük organizasyonlarda biraz erken yola çıkmanız her zaman için avantajdır, çünkü her ne kadar son konserden sonra, hatta pazar sabahı dahi yola çıktığınızda festival alanını terk etmeniz süre açısından pek sorun olmayacaksa da katılımcıların çoğunun güney yönüne doğru ilerleyeceğini düşündüğümüzde trafiğin oldukça sıkışık olacağı belliydi zaten ki böyle bir durum da yaşanmış.

Genel olarak festivale tekrar dönüp baktığımda, en iyi performanslar kimlerdi diye düşündüğümde kesinlikle Emperor derim. O enerji, geçmişin bütün atmosferini bugüne, bugünün diliyle taşıyabilmeleri gerçekten inanılmazdı. Objektif olarak bir değerlendirme yapmak gerekirse Hatebreed elbette herkesin kanını kaynatmayı başardı. Orbit Culture hem çok başarılı bir şov sundu hem de geleceğe dair beklentileri iyice yükseltti. Bu grup oyunu doğru oynarsa çok iyi yerlere gelecektir.

Sabahın erken saatlerinde sahne alan gruplardan biri Gutalax, çok erken bir saatte sahne almalarına rağmen düşündüğümden de çok insanı sahne önüne çekmeyi başarabildi. Sabahın erken saatleri demişken, son iyi grup performansıyla birlikte festivalin sürprizlerine geçmek isterim ki benim için en büyük sürpriz; Heavysaurus'un 11:30'da binlerce insanı sahne önüne toplayabilmesiydi. Öyle ki konseri en geriden izledik, önlere gitme şansı hiç yoktu. Buna benzer bir durumu Def Leppard'da yaşamıştık, kalabalığı siz hesap edin artık. Grubun "Kaugummi ist mega!" (sakız süper bir şey gibi bir anlamı var) parçasını tavsiye ederim:).

Bir diğer sürpriz Wacken'in hâlâ Wacken olması! Her gördüğümde yüzümü güldüren ve belki de bu hayatta performansını beğendiğim tek saha hakemi, elbette festivalin en renkli sürpriziydi. Adam herkese, ben de dâhil, kırmızı kartı acımadan bastı:)

Inline image

Biliyorsunuz, festival hakkında özellikle Türkiye'deki algı; dev bir metal buluşmasından çamurlarla boğuşan sorunlu bir organizasyona doğru evrildi. Ama durum bunun tam tersi. "Ya şunu da bulamadım, bu eksik kaldı" gibi bir cümle kurmanız çok zor. En azından organizasyon, konaklama ve ihtiyaçlar düzleminde her şey vardı. Küçük bir şehir gibiydi dedim ya zaten yazının başında; kendi hastanesi, postanesi, karakolu, hatta kendi kilisesi olan bir şehir. Öyle ki nikâh törenini aylar öncesinde Wacken festival alanındaki kilisede yapmayı organize etmiş bir çift bile vardı. Katılımcılar tam anlamıyla festivalin tadını çıkararak Wacken'ı yaşadılar.

Negatif sürprizler de vardı elbette. Her ne kadar festivalin pozitif yanlarının önüne geçecek boyutta olmasalar da birkaç ayrıntı hakkında konuşmam gerek. Özel güvenlik biraz konunun kendisinden kopuktu ve "Ben bilmiyorum, bana bu söylenmedi" tavrıyla insanların sinirleriyle oynadılar. "Buradan geçemezsin" gibi yönlendirmeleri defalarca duyduk. E güzel abim, az önce geçtik buradan, senin arkadaşın "OK" dedi. "O yanlış yapmış, ben izin veremem" gibi birbirini yalanlayan güvenlikçi arkadaşlarla zaman zaman denk geldik.

Biz karşılaşmadık ama bazı güvenlik görevlilerinin aşırı sağ siyasi görüşleri protesto eden FCK NZS gibi patch'lerle alana girilemeyeceği yönündeki tutumları hızla ve yoğun biçimde tepki gördü. Bu sorunu yaşayan kişiler direkt polise giderek şikâyette bulundular ve sorunları çözüldü. Hatta organizasyon bu konuda bir açıklama yaptı. Yaşananların festivalin tutumu olmadığı, bazı özel güvenlik çalışanlarının festival kurallarını yanlış yorumlayıp uygulamasından kaynaklandığı belirtildi. Wacken zaten yıllardır aşırı sağ görüşlere dair hiçbir şeyi festival bünyesine dahil etmiyor. Anlaşılan özel güvenlikteki bazı arkadaşların hassas duyguları(!) incinmiş.

Beni şaşırtan bir başka sürpriz diyebileceğim son ayrıntıyla festivalin genel değerlendirmesinin sonuna dogru geçmek gerekirse. 2026 lineup'ında çok az Death ve Black Metal grubunun olması dikkat çekiciydi. “100 grup sahne alacak, 35. yıl” gibi büyük manşetler beklentiyi çok yukarıya çekiyor ama listeyi yukarıdan aşağıya taradığımızda gördüğümüz şey, extreme metalin görünür biçimde ezildiği. Bu bağlamda festival lineup'ında oldukça fazla yer kaplayan Metal Battle girişimibe değinmek gerekirse, burda sahne alan gruplar elbette çok değerli. Bu sahnede underground sahnenin önemli ve gelecek vadeden 30 grubu sahne aldı ve yarıştı. Ama benim gözümde Wacken, birbiriyle yarışacak çapta grupların sahne aldığı bir yer değil. Bu yapılacaksa da belli bir yarışma sürecinin kazananlarının sahne aldığı bir organizasyon olmalıydı.

100'den fazla grup ve artistin sahne aldığı bir organizasyonda 30 grubun Metal Battle kapsamında yer alması, bence katılımcıların çoğu için ilgi çekmeyen bir alan oluşturmuş oldu. Bu seviyede 30 grup festivalin bütçesini rahatlattı belki ama 35. yıl manşetinin gücünü zayıflattı. Craft ve Emperor, Black Metal'i temsil eden güçlü isimler olarak festivalin black metal yönünü canlı tuttular. Firespawn dışında, Blood Red Throne ve Misery Index haricinde death metal sevenlerin "Budur!" diye gösterebileceği grup sayısı çok azdı. Örnek vermek gerekirse Deicide bütün yaz boyunca Avrupa'da birçok festivalde sahne aldı ve eğer sahne alsalardı Wacken'ın 35. yılına hem çok yakışırdı hem de lineup'ın death metal yönünü güçlendirirdi.

Inline image


Görünen o ki Wacken'ın direksiyonu kırdığı yol artık bu. Daha çok main metal, daha az extreme metal. 2027 için şimdiden açıklanan gruplara baktığımızda da bunu net görebiliyoruz. Children Of Bodom ismi her ne kadar heyecan yaratsa da headliner'lara baktığımızda Five Finger Death Punch'ı gördüğümüzde en azından benim gibi metalseverler "NEEEE!!" diye bir tepki veriyor haliyle.

Metal müzik sürekli değişen ve ilerleyen bir müzik. Asla durağan değil. Sürekli yeni subgenre'lar yaratan veya daha önce pek görülmemiş alt türlerin zamanla yükseldiği, öne çıktığı bir müzik türü. Wacken gibi dev bir organizasyon sadece heavy ya da sadece death-black metal ile yürüyemez. Afişin headliner bölümünde Iron Maiden ve o seviyede grupları görmeye alışkın bir kuşak için elbette Electric Callboy'u görmek hazmetmesi zor bir durum. Ama biz her ne kadar anlam veremesek de o gruplar sahne aldığında, ne kadar geç saatte sahne alacak olsalar da muazzam bir izleyici desteği alacaklardır. Şöyle bir güzel ayrıntı da var ki eğer benim gibi 80-90'lar metal tutkunuysanız bu gruplar sayesinde festivalin son sahnesini beklemek zorunda kalmadan, trafiğe takılmadan festival alanından erkenden ayrılabilirsiniz:)

Çok uzun bir yazı oldu, farkındayım. Bu yıllarda bu kadar uzun bir festival kritiğini kim okur, o da bir soru işareti. Ama dünyanın en büyük metal festivali organizasyonlarından birini bir iki sayfa ile anlatamazdım. Uzaktan bakıldığında "Eskisi gibi değil yaaa" algısının özellikle Türkiye'deki fanlarda yoğun olduğunu biliyorum. Ama Wacken artık çadırlı bir festival organizasyonunun çok ötesinde, tam anlamıyla metal ile yaşayan bir şehir.

Inline image

Açıkça görülüyor ki organizasyon, 35. yıldönün ardından bu şehri çok daha güçlü biçimde her sene büyüterek yaşatmaya kararlı. 2004 afişini gördüğümden beri "Ah, ben de orada olsaydım" dediğim bir festivaldi Wacken ve bu tecrübeyi yaşadığım için çok mutluyum. Muhteşem dört gün geçirdik, harika gruplar izledik, yüzüğümüzü kaybettik, tekrar bulduk:), her açıdan senelerce anlatacağımız birçok anıyı biriktirdiğimiz bir festival oldu.

Eğer imkânınız varsa mutlaka Wacken deneyimini yaşayın. Elbette eşim gibi küçük ayrıntıları düşünen ve önceden ayarlayan biri de yanınızda olursa harika olur. Wacken tek başınıza da oldukça eğlenceli bir deneyim olacaktır ama böyle bir destek yanınızdaysa her şey sizin için daha kolay ve anlamlı oluyor.

Benden bu kadar millet. Bir başka festival yazısında görüşmek üzere.

WAACCKKKKEEENNN!

Inline image