Inline image

Kendini geleceğe taşıyabilen albümler her ne kadar zamansız gibi duyulsalar da bu albümden bazıları çıktıkları yılın sesini taşır. Bazıları ise çıktıkları yılın sınırlarını taşır. TRISTANIA'nın “Beyond the Veil”i ikinci gruba giriyor.

1999'da yayımlandığında Gothic Metal artık yeni bir fikir değildi. THEATRE OF TRAGEDY, PARADISE LOST, ANATHEMA ve MY DYING BRIDE gibi grupların açtığı yollar çoktan belirginleşmişti. “Beauty and the Beast” vokal anlayışı, kadın vokalin gotik/operatik karakteriyle erkek vokalin death/black metal sertliğini karşı karşıya getiren belirgin bir formüle dönüşmüştü. Fakat TRISTANIA'nın ikinci albümünde ortaya koyduğu tavır bu formülü tekrar etmek değildi. “Beyond the Veil”, o formülün içine black metal'in sertliğini, klasik müziğin düzenleme mantığını, geniş koro kullanımını, kemanı, piyano ve klavye katmanlarını ve üç ayrı vokal karakterini aynı kompozisyonun organları gibi, bir bedene hayat veren; yaşamı kana, kemiğe ve tene taşıyan vazgeçilmez unsurlar olarak yerleştirdi.

Bu nedenle albümü yalnızca Gothic Metal tarihinin bir ürünü olarak okumak eksik kalıyor. “Beyond the Veil”, Gothic Metal ile daha sonra büyük bir ticari ve estetik alan hâline gelecek Symphonic Metal arasındaki bağlantı noktalarından biri. Bugünden geriye bakıldığında albümün asıl önemi burada ortaya çıkıyor: orkestral düşüncenin metalin üzerine sonradan eklenen bir süs değil, besteciliğin temel unsurlarından biri olabileceğini gösteriyor.

Üstelik bunu henüz türün büyük bütçeli, gerçek orkestralı ve devasa prodüksiyonlu dönemine ulaşılmadan yapıyor.

TRISTANIA bunu 52 dakikalık, on parçalık, büyük ölçüde altı-yedi dakikalık kompozisyonlardan oluşan, sürekli biçim değiştiren bir albümle gerçekleştiriyor. “Beyond the Veil”in bugün hâlâ önemli olmasının sebebi yalnızca ne kadar karanlık, melodik veya gösterişli olduğu değil. Karanlığın nasıl düzenlendiğini göstermesi.

Inline image

Perdenin arkasında ne var?

Albümün adı, aslında bütün yapıyı açıklayan anahtar.

1999'da yapılan ve daha sonra arşivlenen bir röportajda Morten Veland, “Beyond the Veil” ifadesinin albümün sözlerini ve atmosferini yansıttığını, yaşamın gizemli tarafıyla ve ölümden sonra ne olabileceği düşüncesiyle ilişkili olduğunu söylüyor. Albümün temel konusunu ise yaşamın ve insanlığın karanlık tarafına yönelik düşünceler olarak tanımlıyor.

Bu açıklama önemli çünkü albümün sözleri klasik anlamda doğrusal bir hikâye anlatmıyor. “Beyond the Veil” bir konsept albüm değil; fakat aynı zihinsel evrenin farklı odalarında dolaşan bir albüm.

Yok oluş, ölüm, acı, kayıp, dinsel imgeler, fanilik, arzu, günah, yalnızlık ve kurtuluş ihtimali sürekli birbirlerinin içine giriyor. “A Sequel of Decay”de çürüme ve kırılganlık, “Opus Relinque”de daha fiziksel ve grotesk bir karanlık, “Heretique”te dinsel otoriteye karşı meydan okuyan imgeler, “Dementia”da ise zihinsel çözülmeye yaklaşan bir final duygusu ortaya çıkıyor.

Veland'ın sözlerinin edebi niteliği bugün hâlâ tartışmalı. Sonraki yıllarda bazı dinleyiciler sözlerdeki arkaik İngilizceyi ve yoğun metafor kullanımını albümün gotik atmosferinin ayrılmaz parçası olarak görürken, bazı eleştirmenler bu dilin zaman zaman anlamdan çok görüntü üretmeye yaradığını savundu. Bu ikinci bakış açısını bütünüyle reddetmek de mümkün değil. Fakat burada ilginç olan, sözlerin her zaman kusursuz şiir olması gerekmemesi. Çünkü “Beyond the Veil”de kelimeler çoğu zaman anlam aktarmaktan çok ses ve atmosfer üretme işlevi görüyor. Bu bağlamda ben hâlâ bu albümde kullanılan İngilizcenin yoğun metafor kullanımını albümün gotik atmosferinin ayrılmaz parçası olarak görüyorum. Çünkü bir dilin eski edebi ifade versiyonlarına ulaşımın çok zor olduğu, ulaşılsa bile günümüz İngilizcesi ile kıyaslanarak yayınlandığı dönemde kullanılan İngilizcede bir anlam ifade etmesini sağlayacak, hatta o dönem bu müziğin fani olan genç kuşağa bunu kabul ettirecek bir ustalıkta söz yazımını somutlaştırabilmek hiç kolay bir şey değildi ki bugünden baktığımızda Veland'ın nasıl harika bir iş çıkardığı bugün çok daha net anlaşılıyor.

“Too frail”, “decadence”, “desolated souls”, “fragile sanctuary” gibi ifadelerin tekrar eden karanlık söz dağarcığı, albümün müziğindeki uzun yankılar ve koro katmanlarıyla birleştiğinde bir anlatıdan ziyade bir ruh hâli yaratıyor. “Beyond the Veil” bu açıdan dinleyiciyi bir hikâye anlatıcının söylediklerine tanıklık etmesinden çok bir bilinç durumunun içine sokuyor.

Ve bu, albümün başlığındaki “perde” fikrini daha anlamlı hâle getiriyor.

Üç sesli bir karanlık

Albümün bugün hâlâ ayırt edilebilir olmasının en büyük nedenlerinden biri vokal mimarisi.

Vibeke Stene, Morten Veland ve diğer grup elemanlarının koro vokallere verdiği katkı, birbirinden tamamen farklı üç vokal karakterini albümde birbirinin alternatifi olmayan üç ayrı ses rengi olarak hâlâ net biçimde seçilebiliyor. Her biri farklı bir dramatik işlev görüyor.

Stene'nin soprano vokali yalnızca “güzel kadın sesi” karakterinin çok ötesinde. Çoğu zaman müziğin insanüstü, uzak ve kırılgan tarafını temsil ediyor. Veland'in harsh vokalleri ise bunun tam karşısında, fiziksel ve dünyevi bir ağırlık yaratıyor. Bergøy başta olmak üzere Olsson ve Hidle'nin temiz erkek vokali ve koro katkısı ise bu iki uç arasında üçüncü bir alan açıyor.

Bu ayrım özellikle önemli çünkü “Beauty and the Beast” formülünün en kolay düşeceği tuzak, iki vokali dekoratif bir karşıtlığa çevirmekti. “Beyond the Veil” bunu çoğunlukla aşmayı başarıyor.

Stene'nin sesi her zaman merkezde değil. Hatta 1999 tarihli metal.de incelemesi, albümün önemli eksiklerinden birinin Stene'nin geri planda kalması olduğunu özellikle vurguluyordu.

Fakat bugün bunun bir zayıflık kadar düzenleme tercihi olarak da okunması mümkün.

Çünkü TRISTANIA'nın amacı sürekli olarak Stene'yi öne çıkarmak olsaydı, ortaya bugünkü anlamıyla Symphonic Metal'in çok daha doğrudan bir öncülü çıkabilirdi. Bunun yerine grup, kadın vokali bütünün yalnızca bir katmanı olarak kullanıyor. Stene bazen merkezde, bazen uzakta, bazen koronun içinde, bazen de gitar ve harsh vokalin karşısında beliriyor.

Bu nedenle vokal düzenlemesi, albümün dramatik yapısının kendisine dönüşüyor.

Gitarlar neden geri planda?

“Beyond the Veil”i bugün dinlerken ilk fark edilen şeylerden biri, gitarların modern metal anlayışındaki gibi “başrol oyuncusu” olmaması.

Burada riffler var, hatta albümün agresifliğini büyük ölçüde onlar sağlıyor; fakat gitar çoğu zaman melodinin tek taşıyıcısı değil. Klavyeler, yaylılar, korolar ve vokaller aynı anda melodik bilgi taşıyor.

Bu nedenle albümün riffleri tek başına değerlendirildiğinde zaman zaman oldukça basit görünebiliyor. Bunu destekleyen veya karşısında olan birçok görüş bu zamana kadar yayınlandı ama benim kişisel görüşüm, sınırlı gibi görünen gitar rifflerinin üzerine çok farklı düzenleme katmanları bindirildiği yönünde. Diğer bir bakış açısıyla albümde yer alan “Lethean River”daki arpejlerde psychedelic pop/shoegaze çağrışımları, “Angina”da ise DISSECTION ve IRON MAIDEN'e yaklaşan melodik hareketlerin kaynağı bana göre net biçimde gitar temelli.

Bu açıdan “Beyond the Veil”in besteciliği riff karmaşıklığı üzerine kurulu değil.

Katmanlama üzerine kurulu.

Bir gitar akoru, onun üzerinde bir piyano, arkasında bir yaylı, üstünde bir kadın vokal, daha geride bir koro ve bütün bunların üzerine bindirilmiş harsh vokal aynı anda çalışabiliyor.

Bugün bu yaklaşım son derece tanıdık geliyor. 1999'da ise henüz bu kadar tanıdık değildi.

“Beyond the Veil”

Albümün açılış parçası aynı zamanda bütün estetiğin manifestosu.

Önce Vibeke Stene'nin sesi geliyor. Müzik henüz fiziksel bir ağırlığa sahip değil. Ardından gitarlar, davullar ve Veland'ın vokali girerek albümün iki uçlu dünyasını bir anda kuruyor.

Bu girişin gücü, sertliğin hemen kullanılmasından değil, bekletilmesinden geliyor.

Albüm daha ilk dakikalarında dinleyiciye şunu söylüyor: burada güzellik ve saldırganlık birbirini takip etmeyecek; aynı anda var olacak.

Parça ilerledikçe akustik gitar, ağır riffler, kadın vokal katmanları ve temiz erkek vokaller birbirinin üzerine yerleşiyor. Son bölümlerdeki daha melodik ve ferah yapı ise açılıştaki ağırlığın tersine bir çözülme hissi yaratıyor. Parçanın sonunda ise dinleyici başka bir yere geçmiş oluyor.

“Aphelion”

“Aphelion” daha doğrudan bir metal parçası. Burada TRISTANIA'nın black metal kökenli melodik düşüncesi daha açık hissediliyor. Gitarlar daha sert, ritmik yapı daha belirgin ve vokaller daha saldırgan.

Fakat grubun farkı burada da ortaya çıkıyor: agresyon hiçbir zaman kendi başına bırakılmıyor. Klavye ve koro, gitarların sertliğini yumuşatmak için değil, onu daha geniş bir dramatik çerçeveye yerleştirmek için kullanılıyor. Bu nedenle “Aphelion” yalnızca bir Gothic Metal parçası değil. Black Metal'in melodik saldırganlığının Gothic Metal'in teatral dünyasına tercüme edilmiş hâlini temsil ediyor.

“A Sequel of Decay”

Albümün belki de en önemli parçalarından biri olmasının yanında benim de takıntılı seviyesinde bağlı olduğum ve çok sevdiğim bir şarkı olarak “A Sequel of Decay”in merkezinde çürüme, kırılganlık ve kurtuluş arayışının birbirine karıştığı bir metin var. Sözlerdeki “promised land”, acının alınması, harap ruhlar ve “fragile sanctuary” fikri, yaşamın kurtarıcı olduğu düşüncesini sürekli olarak sabote ediyor.

Müzik de aynı şeyi yapıyor. Akustik gitarın daha belirgin olduğu bölümler, ağır gitarlarla ve koro kullanımıyla sürekli kesiliyor. Yaylıların özellikle melankolik karakteri, parçanın karanlığını büyütüyor.

Burada TRISTANIA'nın önemli bir bestecilik hüneri var: güzellik hiçbir zaman güvenli bir alan değil.

Bir melodi güzelleştiği anda arkasından karanlık geliyor. Koro yükseldiğinde gitarlar onu ezebiliyor.

Kadın vokal ortaya çıktığında erkek vokal onu karşılayabiliyor. Parça hiçbir zaman tek bir duygunun içinde uzun süre kalmıyor. Bu nedenle “A Sequel of Decay”, albümün Gothic ve Symphonic taraflarının birbirine en doğal biçimde bağlandığı noktalardan biri. Bütün bunların yanında insanı farklı atmosferlere, duygulara hatta boyutlara savurarak yine de içinde yaşadığımız hayatın gerçekleriyle yüzleştirebilen özelliği ile albümün en önemli parçalarından biri olma özelliğini hâlâ taşıyor.

“Opus Relinque”

Albümün en rahatsız edici parçalarından biri. Burada şiirsellik yerini daha fiziksel bir karanlığa bırakıyor. Metinde beden, yara, zehir, ateş, işkence ve yeniden doğuş gibi imgeler iç içe geçiyor. Müzikal olarak da parça daha teatral. Sessizlik ve yoğunluk arasında gidip gelen yapı, klasik bir “verse/chorus” şemasından çok sahne müziği mantığına yaklaşıyor. Parçanın finalindeki yükseliş, albümdeki dramatik yaylardan biri olarak işlev görüyor. “Opus Relinque”nin önemi de işte burada: TRISTANIA Gothic Metal'i yalnızca hüzünlü ve romantik bir tür olarak değil, teatral, grotesk ve zaman zaman rahatsız edici bir müzik alanı olarak da kullanıyor.

“Lethean River”

Albümün en atmosferik anlarından biri. “Lethean River” adını Yunan mitolojisindeki unutuluş nehri Lethe'den alan bir parça olarak okunabilecek güçlü bir unutuluş ve silinme duygusu yaratıyor. Müzikal olarak ise albümün en farklı yüzlerinden biri. Arpejler, klavyeler, yaylılar ve vokal düzenlemesi burada gitar merkezli metal mantığından daha fazla uzaklaşıyor. Parçanın arpejlerinde psychedelic pop/shoegaze yönelimlerinin açıkça duyulabildiğine tekrar tanık oluyoruz ki bu, albümün önemli ayrıntılarından biri.

Çünkü “Beyond the Veil” yalnızca Gothic Metal'in dilinden konuşmuyor. Dışarıya da bakıyor.

Nick Cave ve THE SISTERS OF MERCY gibi isimleri dinlediğini söyleyen Veland'in müzikal dünyasında klasik müzikten ekstrem metale kadar geniş bir alan bulunuyordu. Yukarıda bahsi geçen röportajda Veland, özellikle melankoli ve melodiyi taşıyan müziklere ilgi duyduğunu açıkça ifade ediyor.

“Lethean River” bu yaklaşımın albümdeki en açık örneklerinden biri.

“…Of Ruins and a Red Nightfall”

Burada albüm yeniden kararıyor. Gitarların daha sert, ritimlerin daha saldırgan ve atmosferin daha tehditkâr hâle geldiği parça, “Beyond the Veil”in ekstrem metal tarafını en güçlü biçimde temsil eden kompozisyonlardan. Fakat TRISTANIA yine aynı yöntemi uyguluyor: riff hiçbir zaman yalnız bırakılmıyor. Klavye ve yaylılar, sertliği atmosferle birleştiriyor. Bu nedenle parça bugün bile “Beauty and the Beast” yaklaşımının yalnızca kadın vokal + erkek growl formülünden ibaret olmadığını gösteren iyi bir örnek. Buradaki asıl karşıtlık güzellik ile çirkinlik arasında değil; güzelliği oluşturan bütün unsurlar ile onu tehdit eden unsurlar arasında. Bu nedenle bu şarkı hâlâ çok canlı.

“Simbelmynë”

Bir dakikalık bu enstrümantal bölüm albümün küçük ama önemli nefes aralığı. “Simbelmynë” adı J.R.R. Tolkien'in eserlerindeki beyaz çiçek imgesini çağrıştırıyor. Parçanın işlevi ise daha önemli: altı-yedi dakikalık yoğun kompozisyonların arasına kısa bir sessizlik yerleştiriyor. Bu sessizlik albümün dramaturjisini gösteriyor. “Beyond the Veil” yalnızca şarkıları art arda dizmiyor. Birçok sesi, mitolojik ve edebi simgeyi bir araya getirerek hayat bulan bir varlığın bir albüm boyutunda somutlaştırarak nefes almasını sağlıyor. Tıpkı bir yaratıcı refleksi gibi.

“Angina”

Albümün en erişilebilir ve en güçlü parçalarından biri. “Angina” daha kısa süresine rağmen albümün bütün dilini sıkıştırılmış hâlde taşıyor: sert gitarlar, melodik hareket, vokal karşıtlığı, yaylılar ve atmosfer.

Parçanın özellikle final bölümleri, Stene ve Veland'in vokal karakterlerinin birbirini tamamladığı en etkili anlardan birini oluşturuyor. Bu nedenle “Angina” sadece iyi bir şarkı değil; “Beyond the Veil”in neden bir “albüm” olarak hâlâ bir bütün olarak türdaşları arasında rahatça seçilebildiğini gösteren bir örnek. Çünkü burada bütün parçaların ortak dili duyuluyor. Fakat aynı zamanda dört buçuk dakikaya sığdırılmış daha doğrudan bir yapı var.

“Heretique”

“Heretique” albümün en ilginç sözlü parçalarından. Burada dinî imgeler daha doğrudan çatışmaya giriyor. İnanç, itaat, günah, ölüm ve “charlatan god” etrafında şekillenen dil, albümün insanlığın karanlık tarafına yönelik genel bakışını dinsel otorite alanına taşıyor. Müzikal açıdan da farklı bir renk taşıyor.

Jan Kenneth Barkved'in temiz erkek vokali, parçaya önceki şarkılarda bulunmayan başka bir karakter kazandırıyor. Bu, albümün üçlü vokal sisteminin yalnızca bir “estetik” değil, doğrudan bestecilik aracı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

“Dementia”

Ve sonra her şey bitiyor. “Dementia” iki dakikadan biraz uzun süren bir kapanış. Albümün önceki parçalarındaki geniş kompozisyonların aksine burada büyük bir final gösterisi yok. Daha çok bütün albümün ardından kalan zihinsel tortu var. “Resurrection of a horrid dream”, nefret ve yoğun arzu gibi imgelerle başlayan sözler, albümün karanlık dünyasını bir kapanış cümlesine dönüştürüyor. Bu yüzden “Dementia”yı basit bir outro olarak görmek yanlış. Albümün sonunda kurtuluş yok. Perdenin arkasından çıkış yok. Sadece geriye kalanlar var.

Bir albüm kapağından fazlası

“Beyond the Veil”in kapağı da albümün müzikal mantığını taşıyor.

Petter Hegre'nin fotoğrafı ve Tor Søreide Design'ın tasarımıyla hazırlanan kapakta taşlık, karanlık bir coğrafyanın ortasında beyazlar içindeki merkezi figür; yerde yatan çıplak bedenler ve morarmış gökyüzüyle çevreleniyor.

Bugünden bakıldığında bu görüntü 1990'ların Gothic Metal estetiğinin bütün klişelerini taşıyor gibi görülebilir: çıplak beden, ölüm, sis, mistisizm, beyaz elbise, mor gökyüzü.

Ama kapağı albümün içeriğiyle birlikte düşündüğümüzde daha anlamlı bir yapı ortaya çıkıyor.

Merkezdeki figür hareket hâlinde değil. Etrafındaki bedenler de canlılık hissi vermiyor. Bir taraf yaşamı, diğer taraf ölümü temsil ediyor gibi görünürken ikisinin arasında belirgin bir sınır yok.

Tıpkı albümün kendisi gibi.

Güzellik çürümenin dışında değil. Çürümenin içinde. Kapak bu nedenle “gotik bir albüm için gotik bir kapak” olmanın ötesinde, albümün temel fikrini görselleştiriyor: perdenin iki tarafı birbirinden tamamen ayrılmış değil.

1999'da neden bu kadar önemliydi?

Bunun cevabı yalnızca müzikte değil, zamanlamada.

1990'ların sonunda Gothic Metal henüz bugünkü anlamıyla standartlaşmış değildi. THEATRE OF TRAGEDY'nin “Beauty and the Beast” yaklaşımı güçlü bir referans noktası oluşturmuştu; fakat TRISTANIA bunu alıp daha ekstrem, daha senfonik ve daha teatral bir noktaya taşıdı. Dönemin ilk değerlendirmeleri bunu hemen fark etti.

1999 tarihli metal.de incelemesi, grubun “Widow's Weeds”teki THEATRE OF TRAGEDY çağrışımlarından uzaklaştığını; daha fazla vokal biçimi, daha büyük korolar, daha fazla keman ve daha modern düzenlemeler kullandığını belirtiyordu. Bu nedenle albüme 8/10 verilmişti.

2000 başında yayımlanan Chronicles of Chaos incelemesi ise albümde kadın vokal, erkek ve kadın koroları, death ve black metal vokalleri, temiz erkek vokal, klavye ve kemanın birlikte kullanıldığına dikkat çekiyor ve albümü 9/10 ile değerlendiriyordu.

Daha sonra gelen değerlendirmelerde albümün statüsü giderek büyüdü.

2008'de bir Sputnikmusic retrospektifi onu Gothic Metal'in “crowning jewels”larından biri olarak değerlendirirken, aynı dönemde Metal Archives üzerindeki değerlendirmeler albümü türün “quintessence”ı ve zirve noktalarından biri olarak tanımladı. 2014'te başka bir değerlendirme ise “Widow's Weeds” ile “Beyond the Veil” arasındaki farkı doğrudan Gothic ile Symphonic Metal arasındaki bağlantı üzerinden okudu. 2021'deki AllMusic değerlendirmesi de albümü TRISTANIA'nın kariyerindeki “crowning achievement” olarak nitelendirirken, “Beauty and the Beast” geleneğinin en güçlü örnekleri arasında değerlendirdi.

Bu tarihsel geriye dönüş önemli.

Çünkü “Beyond the Veil”in etkisi yalnızca ilk çıktığı anda görülmedi. Albümün gerçek etkisi, sonraki yıllarda Gothic ve Symphonic Metal'in giderek daha büyük orkestral, koral ve teatral yapılara yönelmesiyle daha net anlaşılır hâle geldi.

Napalm Records'un yarattığı dalga

Albümün yükselişini yalnızca müziğe bağlamak da doğru olmaz. Napalm Records, “Beyond the Veil”i ciddi biçimde destekledi. Sonraki arşiv kaynakları albümün Avrupa'da büyük ilgi gördüğünü, grubun headliner seviyesine yükseldiğini ve Kuzey ve Güney Amerika'ya uzanan turnelerin önünün açıldığını belirtiyor. 2000 yılında grup Avrupa'da headliner turuna devam etti; Meksika ve ABD'de de ilk büyük yurtdışı fırsatlarını elde etti.

Daha da ilginci, 2000 tarihli Billboard arşivindeki Napalm Records America ilanı TRISTANIA'yı doğrudan “The world's #1 Gothic Metal band” sloganıyla pazarlıyordu. Bu ifade elbette objektif bir sıralama değil, dönemin plak şirketi reklam dilinin parçası. Fakat tam da bu nedenle önemli: “Beyond the Veil” artık yalnızca Avrupa underground'ında dolaşan bir albüm değil, uluslararası Gothic Metal pazarının merkezine yerleştirilen bir üründü.

TRISTANIA'nın 2000 yılında Meksika ve ABD'ye kadar uzanan konser trafiği de bunun pratik karşılığını gösteriyor. Ve burada albümün kaderindeki büyük ironi başlıyor.

Perdenin kapanması

“Beyond the Veil”, TRISTANIA'nın Morten Veland ile yaptığı son tam uzunlukta albüm oldu.

2000'in sonunda Veland ile grubun geri kalanı müzikal ve kişisel farklılıklar nedeniyle yollarını ayırdı. Veland daha sonra SIRENIA'yı kurdu. TRISTANIA ise “World of Glass” ile yoluna devam etti.

Dolayısıyla “Beyond the Veil” yalnızca bir grubun yaratıcı zirvesi değil. Bir dönemin kapanış belgesi.

Veland'in gitar, harsh vokal, bestecilik ve söz yazımındaki ağırlığı; Einar Moen'in klavye ve programlama tarafındaki rolü; Vibeke Stene'nin soprano vokali; Østen Bergøy'nin temiz erkek vokali; Pete Johansen'in kemanı ve geniş koro kadrosu aynı yaratıcı denklemde yalnızca bir kez bu biçimde bir araya geldi.

Sonraki TRISTANIA kayıtları farklı yönlere gidecekti. Ama “Beyond the Veil”deki formülün aynısı bir daha ortaya çıkmadı. Belki de bu yüzden albümün etkisi bugün daha güçlü.

Kusurları neden hâlâ önemli?

Bir Holy Album'ü kutsamak, onu kusursuz ilan etmek anlamına gelmemeli. “Beyond the Veil” zaman zaman fazla uzun. Bazı parçalar aynı dramatik yöntemi tekrar tekrar kullanıyor. Koro ve klavye katmanları yer yer aşırı yoğunlaşıyor. Stene'nin sesi albümün potansiyeline kıyasla daha fazla kullanılabilirdi. Gitarların bazı bölümleri tek başına değerlendirildiğinde oldukça sade. Üstelik albümün sözleri, özellikle bugün, zaman zaman anlamdan çok gotik imge üretme çabası olarak okunabilir.

2010 tarihli bir değerlendirme de albümün ikinci yarısında fikirlerin birbirine ilk yarıdaki kadar sıkı bağlanmadığını savunuyordu. 2023 tarihli başka bir retrospektif ise albümün neredeyse bütün parçalarında aynı temel unsurların tekrar tekrar kullanıldığını ve çeşitliliğin her zaman kusursuz yönetilmediğini belirtiyordu. Fakat tam burada “Beyond the Veil”in tarihsel değeriyle estetik kusurlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü bugün kulağa tanıdık gelen şeylerin önemli bir bölümü, 1999'da henüz bu kadar tanıdık değildi. Bir albümün daha sonra yüzlerce kez taklit edilecek bir dili kullanması, bugün o dilin kimi bölümlerini daha az şaşırtıcı hâle getirebilir. Bu, albümün suçundan çok etkisinin sonucu.

“Beyond the Veil” bugün neden hâlâ dinlenmeli?

Çünkü Symphonic Metal'in bugün sahip olduğu büyük orkestralar, dev korolar, kadın vokaller, erkek harsh vokaller ve sinematik düzenlemeler üzerinden geriye doğru baktığımızda “Beyond the Veil” bize bu dilin henüz büyümeden önceki hâlini gösteriyor. Henüz gerçek orkestranın bütçesi yok. Henüz modern metal prodüksiyonlarının kusursuz dijital temizliği yok. Henüz türün formülü ticari anlamda tamamen oturmamış. Ama fikir var. Hem de fazlasıyla. Bir keman melodisinin death/black metal riffiyle aynı kompozisyonda çalışabileceği fikri. Bir soprano vokalin yalnızca nakaratı güzelleştirmek için değil, atmosferin kendisi olmak için kullanılabileceği fikri. Bir erkek temiz vokalin harsh vokale rakip değil, üçüncü bir dramatik karakter olabileceği fikri. Koronun dekor değil, riff kadar belirleyici olabileceği fikri. Ve en önemlisi, Gothic Metal'in karanlığının yalnızca yavaşlık ve hüzünden değil; kontrasttan, katmanlardan ve teatral gerilimden üretilebileceği fikri. TRISTANIA'nın asıl mirası burada.

Holy Album

“Beyond the Veil” bugün yalnızca 1999'un iyi Gothic Metal albümlerinden biri değil. O, Gothic Metal'in kendi sınırlarını aşıp Symphonic Metal'e doğru genişlediği dönemin en berrak belgelerinden biri.

THEATRE OF TRAGEDY'nin açtığı kapıdan içeri giriyor; Norveç'in ekstrem metal mirasını, gotik romantizmi, klasik müzik etkilerini ve “Beauty and the Beast” vokal anlayışını tek bir yapının içinde birleştiriyor. Sonraki yıllarda Symphonic Metal'in daha büyük, daha parlak ve daha ticari versiyonları ortaya çıktığında, “Beyond the Veil”in karanlık ve ham tarafı daha da değerli hâle geliyor. Çünkü bu albümün ihtişamı steril değil. Kusursuz değil. Her zaman dengeli değil. Bazen fazla teatral, bazen fazla uzun, bazen fazla süslü. Ama tam da bu yüzden canlı. 1999'da henüz neye dönüşeceğini kimsenin tam olarak bilmediği bir türün içinde, Gothic Metal'in ne kadar ileri taşınabileceğini deneyen bir grup var burada.

Ve birkaç yıl sonra ortaya çıkacak Symphonic Metal patlamasının gerisinden bakıldığında, “Beyond the Veil” artık yalnızca bir albüm olarak değil, bir eşik olarak duyuluyor.

Perdenin arkasında ölüm var mı?

Albüm kesin bir cevap vermiyor.

Ama müzik başka bir şeyi kanıtlıyor:

Bazı albümler kendi dönemlerinin içinde kaybolur.

Bazıları ise aradan yıllar geçtikçe, neden önemli olduklarını daha açık anlatmaya başlar.

“Beyond the Veil” ikinci türden.

Tam anlamıyla bir Kutsal Albüm.

Inline image