ALBUM REVIEW
Abandon Agony – Endbringer
İsveç melodik death metal geleneği ve modern metalcore etkileri

Selamlar arkadaşlar
Bugün kritiğini yazdığımız Abandon Agony, grubu, İsveç'in Trollhättan kentinde 2023 yılında kurulmuş ve Vokalde Johan Hedström, gitarda Tobias Järvelä, basta Jonathan Wagerland ve davulda Robin Toresson’u görüyoruz. Vokalist Johan Hedström, gitarist Tobias Järvelä ve bas gitarist Jonathan Wagerland aslında yabancı değiller. Bu üç isim, İsveçli gotik/post-punk/darkwave grubu Memoria kadrosunda da birlikte yer almışlar. Bu albümde de yer alan 4 parçayı daha önceden Dark Matter ismi ile ep olarak yayınlamışlar.
Albüm Eternal Studios'ta kaydedilmiş, miks ve mastering işlemleri ise Robin Leijon tarafından yapılmıştır. Albüm kapak tasarımı ise metal dünyasının tanınan isimlerinden Giannis Nakos'a aittir. Eternal Studios pek ana akım grupların albümlerine ev sahipliği yapmıyor. Sorrowful Land ve Edenian gibi melankolik işlerden tanıdığımız bir stüdyo. Kapak tasarımcısı Giannis Nakos’u ise Suffocation, Evergrey, Kamelot, Vomitory ve Keep Of Kalesin albüm kapaklarından hatırlarsınız.
Albümün genel temasının Doğa-Kozmoz, Toplumsal ve Evrensel gerilimler çerçevesinde şekillendiğini, albüm isminin de “Kıyameti Getiren” anlamına geldiğimden bahsettikten sonra gelelim albümün nasıl tınladığına…

Ben okuduğum kritiklerde parça bazlı keyif aldığım için kritiği de bu formül ile yazdım.
İlk parça olan Truth gayet gaz bir başlangıça sahip, prodüksiyonun da gayet temiz olması sebebiyle akıp gidiyor. Gitar solosunun es geçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Grubu ilk kez dinliyorsanız biraz teknik death metale de öykündüğünü düşünebilirsiniz ama teknik death ve melodic death arasındaki o ince çizgide duruyor.
Hemen ikinci parçayla kendimizi aslında klasik İsveç melo death’inin içinde buluyoruz. Davul yazımı sizi daha hızlıymışsınız gibi hissettiriyor. Arkada kullanılan synthler de buna eşlik ediyor ama gayet ölçülü, hemen öyle ne bu gıy gıy demiyosunuz.
Üçüncü parça Blind Intentions, albümün köprü şarkılarından biri. 90’ların sonu İsveç melodik death metalinin o hüzünlü gitarlarıyla açılış yaparken, bir anda kendinizi modern metalcore’un o yüksek tempolu, agresif davul atakları ve dinamik gitar trafiği içinde buluyorsunuz. Türler arası bu akışkanlık albümün temposunu hiç düşürmüyor.
Albümün herkes tarafından en çok konuşulan parçası Liv Jagrell’in konuk olduğu Entropy kısa tutulmuş bir parça gibi geldi bana. İki vokalin atışması tarzındaki şarkı beni aman aman vaoov dedirtmedi. Şarkının süresinin çok kısa tutulması bu potansiyelin harcanmasına yol açmış. Şarkı, dinleyicide derin bir iz bırakamadan aceleyle bitiyor ve o beklenen 'vaoov' etkisini yaratmaktan uzak kalıyor.
Entropy'nin yarattığı kaotik ve tatmin etmeyen modern havadan sonra Sunrise, albüme ismini veren o karanlık kıyamet atmosferinin ortasında adeta bir umut ışığı gibi parıldıyor. Şarkı, adının hakkını verircesine albümün genel tonunu daha epik bir yöne doğru kırıyor.
Hemen arkasındaki Lunar Storm ise girdiği andaki epik başlangıcı ile beni yakaladı. Şarkının atmosferi sizi adeta kozmik bir fırtınanın tam ortasına fırlatıyor ve albümün kaybetmeye başladığı o vurucu momentumu fazlasıyla geri kazandırıyor. Sondaki o saçma dur kalk ve şarkıyı bitirişte “ne oldu ulan az önce” diyeceğinizden eminim hahahha.
Rise From The Ashes da yine benzer tempoda akan ve sizi biraz daha rifflerle kucaklaştıran bir parça. 2:53 ile birlikte gelen solo da gayet güzel oturmuş. Duygusal bir anınızda sizi yakalar.
Albümün sekizinci parçası Writing On The Wall tam bir Amon Amarth kopyası gibi. Gitar yürüyüşleri falan size bunu hissettirir.
Sonraki parça olan Polar Shift mırıldanarak yolda yürüdüğünüzü hissettiren bir açılışa sahip ama sizi bir anda yürüdüğünüz yoldan yakalayıp alan bir canavara rastlıyorsunuz. Şarkının ritmi hızla yükseliyor ve o canavar, asla arkanıza sağınıza solunuza dahi bakmanıza fırsat vermeden bir şeyler anlatıyor. Sonra güzel ve ferah bir ortama bırakılmışsınız gibi solonun tadına bakıyorsunuz.
Son parça olan My Redemption gerçekten muazzam bir kapanışla tadı damağımızda bırakıyor. Tekrar tekrar 3. Kez açıp dinlettirdi kendini.
Tüm parçaların duygusunu az çok irdeledikten sonra gelelim albümün yarattığı genel hissiyata.
Grubu dinlerken biraz Trivium’dan biraz Kalmah’dan biraz Dark Tranquillity’den, ama çokca Amon Amarth’dan birşeyler bulabilirsiniz. “Bu albüm beni 90'ların sonuna götürüyor, sonra modern bir metalcore sahnesine alıyor. İkisinin arasındaki o köprüyü güzel kurmuşlar. Metalcore yönü sizi asla sıkıcılığa teslim etmiyor. Melodiden veya gıygıy aynı tempodan baymıyorsunuz çünkü epiklik var, melodiler etrafa saçılmış ama bir yandan da metalcore hızıyla sizi alıp götürüyor. belki de şu an Amon Amarth böyle bir müzik yapsaydı keşke de diyebilirsiniz.
Vokalist Johan Hedström, klasik Göteborg melodeath’inin çığlık vokallerinden ziyade, Amon Amarth’tan aşina olduğumuz o derin, gürleyen ve adeta bir Viking savaşçısını andıran tok brutalleri ile bizi bir an bile rahat bırakmıyor. Bu tercih, şarkıların modern altyapısına muazzam bir ağırlık ve epiklik katıyor. Hiç clean vokal olmamasını da yadırgamadım, aksine çok da hoşuma gitti.
Modern grupların sololardan kaçındığı veya basitleştirdiği bir dönemde, Abandon Agony neredeyse her şarkıya elit bir gitar solosu yerleştirerek farkını ortaya koymuş. Gitarda Tobias Järvelä’nın bu işçiliği, şarkıların sadece kaba bir sertlikten ibaret olmadığını, arkasında ciddi bir müzisyenlik barındırdığını kanıtlıyor.
Benim gibi 90'lar melodic death metalini seviyorsanız bu albüme kulak verin derim…
TAHİR

