ALBUM REVIEW
AMON AMARTH – The Allfather Awakens
AMON AMARTH, eski formülünü yeniden işler hâle getiriyor.

Şu an, uzun zamandır gelmesini hiç istemediğim bir andayım. Sanırım son yıllarda yapmak istemeyeceğim şeyler listesinin başında bir AMON AMARTH albümü kritiği yazmak var. İstemiyorum çünkü "Sorrow Throughout the Nine Worlds" EP'si ile tanıştığım ve o günlerden beri takip ettiğim grubun "Jomsviking" ile girdiği yeni kariyer serüveni bana gerçek anlamıyla acı veriyor. Bu sebeple bu kritikte, yapmayı hiç sevmesem de, bu yazının birçok yerinde "bence, bana göre" gibi daha kişisel cümleler kurma yoluna gideceğim, çünkü bunun başka yolu yok. Fakat elbette objektif olmayı bir kenara bırakıp bu kritiği grupla olan kişisel meselem hâline getirmeyeceğim. Bu yüzden gelin, albümü öncelikle objektif bir bakış açısıyla günümüz ana akım metal standartlarında değerlendirelim. Kritiğin sonlarına doğru, albümün otopsisini yapan bir eleştirmenden çok, 90'lı yıllardan bu yana grubu takip eden yorgun bir fan olarak düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.
"The Allfather Awakens" AMON AMARTH'ın kariyerine yön verme, yeni bir sayfa açma iddiası taşımıyor, daha çok grubun yıllar içinde oluşturduğu müzikal dilin ne kadar işlevsel kaldığını sınayan bir kayıt niteliğini taşıyor. Grubun Viking mitolojisi, savaş anlatıları ve melodik death metal ile kurduğu bağ artık yalnızca bir tema değil; gitar melodilerinden vokal karakterine, nakaratların kitle katılımına açık yapısından sahneye dönük besteciliğine kadar bütün müziği belirleyen kapalı bir evren. Önceki "The Great Heathen Army"nin yorgun ve yer yer zorlanmış hissinin ardından gelen bu albümün farkı, aynı sınırlar içerisinde daha diri bir şarkı yazımına ulaşması.
"Gjallarhorn" daha ilk dakikalarda bu yaklaşımın neden hâlâ karşılık bulduğunu gösteriyor. Açılıştaki törensel vokal ve gitar çizgileri, parçayı kısa sürede geniş bir nakaratın üzerine taşıyor; melodik death metalin agresifliği burada klasik heavy metalin kolay takip edilen armonik yapısıyla birleşiyor. Olavi Mikkonen ve Johan Söderberg'in gitarları albümün esas hareket alanını oluştururken, Johan Hegg'in tanınabilir harsh vokali bu melodileri daha kaba ve savaşçı bir çerçeveye yerleştiriyor. "Eight Legs Of Thunder" ise galoplayan gitarlarıyla heavy metal tarafını daha belirgin hâle getiriyor. Hegg'in vokalini denklemden çıkardığınızda geriye oldukça geleneksel bir heavy metal omurgası kalması, AMON AMARTH'ın melodik death metal kimliğinin ne ölçüde gitar melodileri ve vokal kontrastı üzerine kurulduğunu da ortaya koyuyor.

Albümün şarkı yazımındaki gelişme özellikle nakaratlarda hissediliyor. "We Rule The Waves", "Raven God" ve "The Allfather Awakes" büyük sahneler için tasarlanmış izlenimi veren doğrudan melodilere yaslanıyor; fakat bu doğrudanlık basitlik ile eş anlamlı değil. Mikkonen ve Söderberg'in çift gitar armonileri, tanıdık kalıpları farklı melodik varyasyonlarla yeniden kullanarak parçaların birbirine tamamen karışmasını engelliyor. "Raven God"da klasik heavy metal kökenli gitar çalışmaları ve güçlü solo bölümü öne çıkarken, "Kvasir's Blood" daha ağır ve karanlık bir girişle gerilimi artırıyor. Ortadaki kısa endüstriyel dokunuş da grubun yerleşik formülüne küçük ama işlevsel bir sapma getiriyor.
Ritim bölümü çoğu yerde bu melodik yapıyı taşıyacak kadar doğrudan bir tutumla görevini yerine getiriyor. Çift kick kullanımı, yürüyüş hissi veren ritimler ve orta tempolu ezici bölümler özellikle "Die With A War Cry", "Raven God" ve "The Allfather Awakes" gibi parçalarda savaş anlatısının müzikal karşılığını oluşturuyor. Bununla birlikte albümün en belirgin sınırlaması da burada ortaya çıkıyor: tempo ve ritmik dinamikler çoğunlukla güvenli bir orta hız çevresinde tutuluyor. Parçalar kendi içlerinde yeterince hareketli olsa da albüm genelinde daha sert tempo kırılmaları veya belirgin ritmik karşıtlıklar kullanılsaydı, bu kadar tanıdık bir formülün dramatik etkisi daha da artabilirdi.
"The Allfather Awakens"in gerçekten farklı bir alan açtığı yer ise "Upphaf". AMON AMARTH tarihinde tamamen akustik ilk parça olması, tek başına bir yenilik olarak değerlendirilebilir; fakat asıl önemli olan bunun albümün kimliğini bozmayacak biçimde yerleştirilmesi. Völuspá'dan alınan dizelerin anlatı karakteri, Hegg'in burada daha kontrollü kullandığı vokalle birleşiyor. Müzik gitar duvarlarını geri çekip akustik dokuyu öne çıkarırken parçanın İskandinav karakteri kaybolmuyor. Üstelik bu bölüm, hemen ardından gelen "Die With A War Cry"ın daha karanlık ve savaşçı yapısına geçiş için gerçek bir kontrast sağlıyor. Dolayısıyla "Upphaf" yalnızca grubun ilk akustik şarkısı olduğu için değil, albümün dinamik yapısında gerçekten bir işleve sahip olduğu için değerli.
Bu kontrollü çeşitlilik albümün geri kalanında da küçük ayrıntılarla sürüyor. "The Allfather Awakes" daha modern ve berrak prodüksiyon anlayışıyla grubun klasik gitar dilini güncel bir çerçeveye yerleştirirken, "Ascending Like An Eagle" uzun formuyla finalde daha geniş bir melodik alan açıyor. Yaklaşık yedi dakikaya yaklaşan bu parça, albümün diğer şarkılarındaki doğrudan yapının aksine fikrini daha fazla geliştirmeye zaman ayırıyor ve bu nedenle kapanış için yerinde bir tercih hâline geliyor. "Oden's Hunt" ise son bölümdeki parçalar arasında daha az etkileyici kalan örneklerden biri olsa da genel akışı bozacak ölçüde zayıf değil.
Prodüksiyon da bu yeniden dengelenmiş AMON AMARTH kimliğinde önemli bir rol oynuyor. Jacob Hansen'in yaklaşımı gitarları belirgin, davulları hareketli ve Hegg'in vokalini merkezde tutarken enstrümanların birbirini ezmesini engelliyor. Özellikle çift gitar armonilerinin temiz biçimde ayrılması, grubun besteciliğinin ayrıntılarını duyulabilir kılıyor. Sonuç, modern metalin parlaklığını taşımasına rağmen grubun kaba ve savaşçı karakterini sterilize etmeyen bir ses. Bu açıdan prodüksiyon yalnızca daha temiz bir yüzey sağlamıyor; AMON AMARTH'ın yıllardır kullandığı malzemenin daha net çalışmasına izin veriyor.
Bütün bunlar "The Allfather Awakens"i yenilikçi bir albüm yapmıyor. "Upphaf" dışında AMON AMARTH'ın yerleşik dilinden ciddi biçimde uzaklaştığı söylenemez. Fakat burada asıl mesele özgünlükten çok formülün yeniden işler hâle gelmesi. Grubun geçmişinden gelen melodik death metal ile klasik heavy metal arasındaki denge, geniş nakaratlar ve Viking anlatıları yine merkezde. Fark, bu kez şarkıların bu unsurları daha az zorlanmış biçimde bir araya getirmesinde. "The Great Heathen Army"de zaman zaman kendini tekrar eden bir makine hissi veren formül, burada daha canlı ve daha doğal akıyor.
Bu nedenle "The Allfather Awakens"in başarısı AMON AMARTH'ın yeni bir kimlik keşfetmesinde değil, kendi kimliğinin hangi parçalarının hâlâ güçlü olduğunu doğru seçmesinde yatıyor. Albüm, grubun geçmişindeki klasik dönemlerin seviyesine ulaştığı anlar gayet sınırlı, diğer yandan özellikle ritmik çeşitlilik açısından daha cesur olabilirdi. Buna karşılık yaklaşık 43–46 dakikalık kompakt yapısı, gereksiz uzatmalardan kaçınması ve melodik malzemenin yüksek kalitesi, albümü grubun son dönemindeki daha güvenli işlerden ayırıyor. AMON AMARTH burada geçmişini tekrarlamakla yetinmiyor; o geçmişten hangi unsurların hâlâ sahnede, kulaklıkta ve nakaratta çalışabildiğini yeniden hatırlatıyor. AMON AMARTH burada geçmişte ise yarayan formülleri tekrarlayarak ; o geçmişten hangi unsurların hâlâ sahnede, kulaklıkta ve nakaratta çalışabildiğini yeniden hatırlatıyor.
Tam da bu noktada, grubun ilk dalga fanlarından biri olarak içimden gelenleri söylemem gerekirse; bunca başarıyı yakalamış bir AMON AMARTH'tan hâlâ "Once Sent from the Golden Hall" gibi bir albüm beklemek elbette naiflik olur. Grubun geçirdiği bütün zor dönemleri, grubun her bir elemanının yaşam kalitelerinden fedakârlık etme pahasına aldıkları riskleri ve bu sürecin sonucunda geldikleri "Bu son hamle, ya hep ya hiç!" diyerek adeta dünyaya meydan okurcasına kaydettikleri "Versus the World"ün ardından gelen muazzam başarılardan sonra ana akım sahnenin bütün kapıları ardına kadar açılmışken, true metal aşkıyla grubun tekrar 90'lar sounduna dönmeyeceği çok açık.
Grubun eski bir fanı olarak beni rahatsız eden, AMON AMARTH'ın geldiği seviyede yaşadığı değişim değil. Grup 1992'den beri aktif ve aradan geçen 34 yılda birçok farklı jenerasyona dokunmayı başardı. Grup elemanları yaş aldı, elbette ki bu değişim kaçınılmazdı. Fakat bu noktada katlanamadığım şey, grubun "Twilight of the Thunder God" albümü dahil olmak üzere soundunda belirgin biçimde seçilebilen kendine özgü riff yazım metotlarını terk etmesi. Benim gibi birçok AMON AMARTH fanını gruba bağlayan ne eş zamanlı kafa sallamaları, ne sahnede boynuzdan met içmeleri, ne de göze son derece fantastik gelen, o döneme göre ana sahnede görmeye alışkın olmadığımız Viking dokunuşuydu. AMON AMARTH'ın ilk ve kemik fan kitlesini oluşturan, o eşsiz riff yazım metoduydu. BLACK SABBATH'tan VENOM'a, IRON MAIDEN'dan ENTOMBED'a kadar birçok metal efsanesinden beslendiğini bize anlatan ama bunu tamamen kendi sound üslubuyla ortaya koymayı başarabilen bu riff yapısı, insanı içinde bulunduğu gerçeklikten koparabilen sololar ve her albümden seneler sonrasına miras kalacak hit parçalar üretme potansiyeli, ana akım metal sahnesinin kurallarına uymayı kabul ederken terk edildi. Benim canımı sıkan işte tam olarak bu. Grubun soundundaki değişim, "Jomsviking" ile birlikte çok sert biçimde kendini gösterdi. AMON AMARTH bu değişimin karşılığını olumlu olarak özellikle yeni fan kitlesinden almış olsa da benim gibi dinleyicilerle olan frekansını kaybetmiş görünüyor.
Ardı adına birçok negatif şey söylediğimi biliyorum, ama bunların hepsi elbette benim grupla olan ve ta 90'lara kadar uzanan bağımın başından geçen serüvenle ilgili ve grubun son albümü "The Allfather Awakens" ile ilgisi yok. Ama bu konu hakkında pek konuşmayan biri olarak kritikte bu konudan da bahsetmek istedim. Uzun bir yazı oldu, farkındayım. Sizleri sıktıysam lütfen kusura bakmayın. AMON AMARTH'ın sound olarak geldiği nokta her ne kadar beni tatmin etmese de grubun ilk kaydını Singapurlu bir firmadan çıkardığı ve ilk sahne deneyimini Stockholm'deki gençlik kulübünde DISSECTION'ın headliner olduğu bir konserle edindiği günlerden günümüzde ulaştığı seviyeye canlı tanıklık etmek güzel bir his. Yeni albümün tadını çıkarın.


