ALBUM REVIEW
DECEPTOR - Reign Of Terror
Eski usul death/thrash, dağınık ama etkili.

DECEPTOR’ın “Reign Of Terror” kaydında konuştuğu dili anlamak için modern death/thrash üretiminin cilalı yüzünden birkaç adım geri çekilmek gerekiyor. Raleigh, North Carolina çıkışlı üçlü, özellikle 1988–1992 arasındaki death/thrash kesitini yalnızca referans olarak kullanmıyor; rifflerin kuruluşundan davul sesine, vokal efektlerinden miksin genel dokusuna kadar bu dönemin üretim mantığını yeniden kurmaya çalışıyor. Sonuç, SEPULTURA’nın ilk döneminden WHIPLASH ve PROTECTOR’a, VI0GRESSION, RIPPING CORPSE ve erken dönem GORGUTS’a uzanan etkileri aynı potada eriten, 33 dakikaya yayılan ancak zaman zaman kendi malzemesinin ağırlığı altında dağılan bir ilk albüm.
“Red Dawn” ile açılan kapı zaten niyeti açık ediyor. Davulların kuru ve kapalı karakteri, gitarların düşük çözünürlüklü fakat sert tonuyla birleştiğinde kayıt, bilinçli biçimde eski demo döneminin fiziksel sınırlarını çağrıştırıyor. Buradaki mesele yalnızca “eski gibi duyulmak” değil; DECEPTOR, prodüksiyonu kompozisyonun bir parçası hâline getirerek rifflerin keskinliğini modern bir miksin beklenen temizliğinden uzaklaştırıyor. Bununla birlikte bu tercih iki taraflı çalışıyor. Bir yandan özellikle POSSESSED ve erken SODOM çizgisini hatırlatan ilkel saldırganlığı güçlendirirken, diğer yandan gitar ile davul arasındaki ayrımı bazı bölümlerde gereğinden fazla bulanıklaştırıyor.
Preston Lanier’ın gitar çalışı albümün esas belirleyici unsuru. Riffler bir yandan erken dönem death/thrash’in doğrudan ve barbarca vuruşlarını kullanırken diğer yandan daha teknik, gerilimli pasajlara açılıyor. Ancak Lanier’ın teknik kapasitesi çoğu zaman uzun soluklu bir kompozisyon geliştirmekten ziyade kısa süreli fikirlerin arka arkaya dizilmesine hizmet ediyor. Bu nedenle albümün en güçlü taraflarından biri olan riff çeşitliliği, aynı zamanda temel probleminin de kaynağı hâline geliyor. Parçalar sık sık bir riffin kendi başına taşıdığı enerjiyi yakalıyor, fakat bu enerjiyi daha geniş bir şarkı mimarisine dönüştürmekte zorlanıyor.

“Human Cavity” bu açıdan önemli bir istisna. Midtempo bölümlere yaslanan yapı, crossover ve hardcore etkilerini death/thrash omurgasına doğal biçimde yerleştiriyor. Burada hız tek başına amaç olmaktan çıkıp riffin ağırlığını belirleyen bir araç hâline geliyor. “GI Head Stomp” ise benzer mantığı büyük ölçüde enstrümantal bir yapı üzerinden sürdürüyor ve tempodaki değişimler parçanın kısa süresine rağmen hareket alanı yaratıyor. DECEPTOR’ın ne yapabileceğine dair ipuçları da tam olarak bu parçalarda ortaya çıkıyor: Grup, yalnızca eski tür kalıplarını tekrarladığında değil, bu kalıplar arasındaki geçişleri kontrollü biçimde kullandığında daha ikna edici.
Gabe Earley’in basları burada özellikle dikkate değer. Bas gitarın miks içinde yalnızca gitarları destekleyen ikincil bir unsur olarak kalmaması, özellikle ağır breakdown benzeri bölümlerde parçaların altını dolduruyor. Fakat albümün genel yapısındaki parçalı karakter nedeniyle bu ağırlık her zaman kompozisyonel bir karşılık bulamıyor. Bazı bölümlerde basın ve gitarın oluşturduğu yoğunluk güçlü bir gerilim yaratırken, devamında gelen fikir yeni bir yapı kurmak yerine önceki bölümün üzerine eklenmiş kısa bir pasaj gibi kalıyor.
Andrew Harper’ın davulları ise albümün retro karakterini en doğrudan taşıyan unsurlardan biri. Blast beat’lerden hızlı çift kick kullanımlarına, klasik thrash vuruşlarından daha düzensiz geçişlere kadar oldukça geniş bir tempo alanı var. Ancak prodüksiyon tercihi burada yeniden belirleyici oluyor. Özellikle “Whammer” gibi parçaların güçlü riffleri, çift kick davulların kuru ve kutumsu sesi nedeniyle olması gerekenden daha az fiziksel etki bırakıyor. Buna rağmen Harper’ın performansı, grubun yalnızca nostaljik bir thrash grubu olmadığını gösteren hareketliliğe sahip.
Vokallerde Earley’in 1990’lar başı death-growl yaklaşımı bu estetik bütünlüğü tamamlıyor. Vokal kullanımı albümün büyük bölümünde melodik veya anlatısal bir rol üstlenmek yerine rifflerin üzerine yerleştirilen agresif bir katman olarak işliyor. Bu nedenle sözlerin kompozisyon üzerindeki etkisi sınırlı kalıyor. “Join Or Die” gibi kısa ve yüksek tempolu bölümlerde growl’lar parçanın hızına ekleniyor ancak yapıyı ileri taşımıyor. Buna karşılık “Street General” vokal karakteri üzerinden crossover tarafına yaklaşarak grubun death/thrash sınırlarının dışında da çalışabildiğini gösteriyor.
Albümün en problemli tarafı ise tam burada ortaya çıkıyor. DECEPTOR’ın on parçalık yapısı, sürekli hareket hâlinde olan rifflerden oluşuyor ancak hareketlilik her zaman gelişim anlamına gelmiyor. “Combat Patrol” ve “Firing Squad” gibi enstrümantal veya kısa bölümler, ana şarkıların arasına yerleştirilmiş eskizler izlenimi yaratıyor. Özellikle “Firing Squad”daki blast bölümleri tek başına yeterli bir fikir taşısa da, parçanın kendi içinde dramatik bir yön geliştirmemesi bu fikri geçici bırakıyor. “Join Or Die” da benzer biçimde yüksek tempoyu kompozisyonel gerilime çevirmek yerine aceleci bir yapıya sapıyor.
Buna karşılık “Whammer”, albümün neden tamamen gözden çıkarılmaması gerektiğini açık biçimde gösteriyor. Preston Lanier’ın thrash riffleri burada daha kontrollü bir akış kazanıyor; tempo değişimleri parçayı tek bir hız seviyesine hapsetmiyor ve eğri büğrü melodik dokunuşlar, doğrudan tür kalıplarının üzerine küçük ama etkili bir karakter katıyor. “Fog Of War” da benzer şekilde önce daha ağır bir ritmik yapı kurup ardından hızlanarak death metal tarafına geçiyor. “Corpse Corps” ise punk etkili hızlanmalar, başarılı bir break ve gang-shout kullanımıyla albümü daha doğrudan bir final noktasına taşıyor.
Dolayısıyla “Reign Of Terror”ın temel meselesi özgünlükten ziyade seçim ve düzenleme. DECEPTOR’ın beslendiği dönem fazlasıyla belirgin; fakat sorun zaten bunun saklanmaması değil. Sorun, grup bu malzemeyi kendi kompozisyon mantığı içerisinde ne kadar ileri taşıyabiliyor sorusunda yatıyor. Eski SEPULTURA, SODOM, POSSESSED veya BLOOD FEAST etkilerini tanımak kolay; daha zor olan, bu referansların yalnızca ses paleti olarak değil, şarkı yazımını biçimlendiren araçlar olarak kullanılmasını sağlamak. DECEPTOR bunu bazı parçalarda başarıyor, bazı bölümlerde ise yalnızca hızlı rifflerin arka arkaya sıralanmasına geri dönüyor.
Prodüksiyon da aynı ikilemi taşıyor. Gabe Earley’in üstlendiği kayıt, miks ve mastering yaklaşımı döneme sadık kalmak konusunda son derece tutarlı. Fazla steril olmayan gitarlar, kuru davullar ve vokallerdeki kontrollü reverb, albümün 1990’ların başındaki yeraltı death/thrash atmosferine oturmasını sağlıyor. Ancak bu estetik tercih, özellikle davulların fiziksel gücünü ve bazı rifflerin birbirinden ayrılabilirliğini azaltıyor. Dolayısıyla “Reign Of Terror” modern bir prodüksiyona dönüştürülmesi gereken bir kayıt değil; fakat retro yaklaşımın bedelini de tamamen gizlemiyor.
Sonuçta DECEPTOR, “Reign Of Terror” ile geçmişi canlandırmaktan çok, belirli bir death/thrash döneminin çalışma biçimini yeniden uygulamaya girişiyor. Albümün en iyi anlarında bu yaklaşım son derece işlevsel: riffler sert, tempo değişimleri yerinde ve death metal ile thrash arasındaki geçişler doğal. Daha zayıf bölümlerde ise aynı yöntem, kompozisyonu geliştirmek yerine parçayı kısa fikirlerin toplamına dönüştürüyor. Bu nedenle “Reign Of Terror”, türün arkeolojik katmanlarını bilen dinleyiciye referansları üzerinden değil, bu referansların ne zaman gerçekten şarkıya dönüştüğünü takip ederek yaklaşılması gereken bir albüm. DECEPTOR’ın bundan sonraki adımı da muhtemelen daha fazla hız veya daha kirli bir ton değil; zaten sahip olduğu riff gücünü daha sıkı şarkı mimarileri içerisinde kullanmak olacaktır.


