Album Review
Iselder - The 38th Division

Galler black metal sahnesi son yıllarda tarihsel ve bölgesel kimlik vurgusunu yalnızca lirik bir dekor olarak kullanmak yerine, müziğin saldırganlık mantığına entegre etmeye çalışan küçük ama dikkat çekici bir damar oluşturdu.

Iselder üçüncü albümü The 38th Division’da black metalin geleneksel okültizmini büyük ölçüde kenara çekip savaşın fiziksel yıkımını merkeze alan bir anlatı kuruyor, ancak albümün asıl dikkat çekici tarafı tematik tercihin kendisinden çok bunun müzikal dile nasıl yedirildiği. Gofid ve Neidr’in yaklaşımı savaş fikrini yalnızca sözlerde bırakmıyor; riff yazımı, tempo organizasyonu ve prodüksiyon tercihleri doğrudan bir cephe psikolojisi yaratmaya çalışıyor. Bu yüzden albüm boyunca hissedilen şey atmosferik bir “karanlık”tan ziyade sürekli ileri itilen, nefes aldırmayan bir hareket baskısı oluyor.
Açılıştaki “The Death Of Wales” bunu daha ilk dakikada ortaya koyuyor. Tremolo rifflerin klasik İskandinav black metalinden gelen buzlu karakteri korunurken gitar tonunun alt frekanslara daha fazla yaslanması müziği salt “ince ve uğultulu” bir çizgide bırakmıyor. Burada riffler yalnızca melodik gerilim üretmek için değil, fiziksel ağırlık yaratmak için de kullanılıyor. Blast beat’lerin sürekli hız gösterisine dönüşmemesi önemli; davullar çoğu zaman rifflerin itici kuvveti gibi davranıyor ve parçaları bir saldırı temposunda tutuyor. Albümün savaş temasını inandırıcı kılan da tam olarak bu yapısal disiplin. Birçok tematik black metal albümünde konsept ile müzik arasında mesafe oluşurken, The 38th Division’da ritmik organizasyon doğrudan anlatının parçası hâline geliyor.
“Bayonet” ve “Call To Arms” gibi parçalarda thrash metal etkisi daha görünür hâle geliyor, fakat bu geçişler nostaljik bir crossover hevesi gibi durmuyor. Özellikle palm mute odaklı riflerin black metalin sürekli akış hâlindeki tremolo karakterini bölmesi, albüme daha militarist bir vuruculuk kazandırıyor. Bu noktada Iselder’ın modern black/thrash revival çizgisine yaklaşması mümkünken grup tam anlamıyla o sahaya kaymıyor; çünkü prodüksiyon hâlâ çamurlu ve kontrolsüz kalmayı tercih ediyor. Gitarların fazla sterilize edilmemesi önemli bir karar. Albüm net duyuluyor ama modern ekstrem metalde sık rastlanan klinik miks anlayışına teslim olmuyor. Böylece agresyonun kaynağı teknik gösteriş değil, yoğunluk hissi oluyor.
Neidr’in en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor. Riffler teknik açıdan aşırı karmaşık değil, ancak tekrar kullanımındaki ısrar parçaların psikolojik baskısını artırıyor. “Impending War”daki mekanik ritim hissi neredeyse endüstriyel bir disipline yaklaşıyor; davul ve gitarın sürekli aynı saldırı paterni içinde kilitlenmesi parçayı melodik gelişimden çok ilerleme hissi üzerine kuruyor. Bu durum albümün çeşitlilik alanını daraltıyor olabilir, fakat aynı zamanda konseptin bütünlüğünü de koruyor. Iselder bilinçli olarak nefes alan dinamikler yaratmıyor; albüm dinleyiciyi sürekli aynı cephe hattında tutmayı amaçlıyor.
Gofid’in vokal performansı da teknik olarak “çeşitli” olmaktan çok işlevsel. Geleneksel black metal çığlıklarının yanında daha boğuk, neredeyse death metal sınırına yaklaşan kusmuk benzeri tonlamalar kullanıyor, ancak vokalin miks içerisindeki pozisyonu özellikle dikkat çekici. Ses çoğu zaman enstrümanların önüne çıkmıyor; adeta gitarların ve trampetin içine gömülüyor. Bu tercih sözlerin anlaşılabilirliğini azaltırken albümün fiziksel hissini güçlendiriyor. Modern prodüksiyon anlayışının vokali merkezîleştiren yaklaşımına karşılık Iselder, insan sesini savaş makinesinin bir parçası gibi konumlandırıyor.
Albümün ikinci yarısında grup tempo manipülasyonunu biraz daha öne çıkarıyor. “Glory”nin açılışındaki ağır yürüyüş hissi ve finalindeki neredeyse marş benzeri tekrarlar, albümün sürekli saldırı mantığı içinde küçük ama etkili kırılmalar yaratıyor. Burada ilginç olan nokta, parçanın kısa süreliğine epik heavy metal estetiğine göz kırpmasına rağmen bunun kahramanlık üretmek için kullanılmaması. Tam tersine, o marş hissi kısa süre sonra yeniden kirli black/thrash saldırısına gömülüyor. Iselder savaş temasını romantize etmek yerine onu yıpratıcı bir mekanizma olarak resmetmeyi tercih ediyor.
“Trench Warfare” ve özellikle “Embrace The End” ise albümün doom etkilerini daha görünür kıldığı anlar. Açılıştaki yavaş ve ezici riffler doğrudan erken dönem extreme metal mirasına yaslanıyor; Hellhammer ve ilk dönem black/thrash çizgisinin ilkel ağırlığı burada belirgin biçimde hissediliyor. Ancak bu etkiler nostaljik bir yeniden üretim olarak değil, albümün genel savaş estetiğini kalınlaştıran araçlar olarak işlev görüyor. Özellikle “Embrace The End”in Sabbathvari girişten sonra tekrar hızlanması, Iselder’ın yavaşlığı atmosfer kurmak için değil gerilim biriktirmek için kullandığını gösteriyor.
Albümün görsel ve kavramsal kimliği de müziğin yönüyle tutarlı. Savaş merkezli yaklaşımın black metaldeki alışıldık corpsepaint mistisizmine değil tarihsel yıkıma yaslanması, Iselder’ı doğrudan benzersiz yapmasa da günümüz black metal sahnesindeki tematik tekrar döngüsünden kısmen ayırıyor. Burada önemli olan nokta, grubun tarihsel materyali akademik bir anlatıya dönüştürmemesi. The 38th Division bir “konsept albüm anlatıcılığı”ndan çok, savaşın kitlesel öğütücülüğünü ritmik yoğunluk ve fiziksel baskı üzerinden aktarmaya çalışan bir kayıt.
Albümün en büyük riski ise aynı zamanda temel karakteri: sürekli saldırı hâli. Iselder bilinçli olarak dramatik nefes boşlukları açmıyor, melodik katarsis yaratmıyor ve dinleyiciyi yönlendirecek büyük yapısal zirveler kurmuyor. Bu yaklaşım albümü tekdüzelik sınırına zaman zaman yaklaştırsa da grubun hedeflediği deneyimi de tam olarak burada bulmak gerekiyor. The 38th Division dikkat dağıtan süslemeler, post-black metal estetiği ya da atmosferik genişlemeler üzerinden değil; doğrudan riff baskısı, ritmik sürüklenme ve kirli yoğunluk üzerinden çalışıyor. Bu da albümü çağdaş black metalin giderek daha sinematik ve katmanlı hâle gelen üretimlerinden ayırarak daha ilkel, daha fiziksel ve daha çatışmacı bir çizgiye yerleştiriyor.
OZY

