Album Review
Lair Of The Minotaur – I Hail I

On altı yıllık aranın ardından Lair Of The Minotaur’un kaba kuvvete dayalı riff yazım refleksleri yumuşamış değil. Hatta "I Hail I", grubun eski sludge/death omurgasını daha sabırsız ve daha sıkıştırılmış bir yapıya dönüştürüyor. Şarkıların çoğu, aynı form içinde yeterince uzun süre kalıp dengelenmeye bile fırsat vermiyor; riff’ler kısa patlamalar halinde geliyor, kısa süreliğine groove’a dönüşüyor, ardından crust-punk hızlanmaları ya da ani ritmik kırılmalar tarafından yerinden ediliyor. Albüm bünyesindeki elementleri genişleterek, geliştirmekten çok çarpıştırarak ilerliyor. Orta tempolu death-doom pasajları sürekli d-beat ivmesi, grindcore uzunluğunda şarkılar ya da sürüklenen kromatik tekrarlarla bölünüyor. Ortaya çıkan şey ise momentumu birikimsel değil, harcanabilir bir unsur gibi kullanan bir albüm oluyor.

Açılış parçası 'Emperor Of Dis', 'I Hail I' ve “Fucked Inside Out” ile başlayan açılış bölümü bu mantığı hemen ortaya koyuyor. Rathbone’un gitar yazımı; yoğun palm mute chug’lar, tremolo patlamaları ve uzun süre tonal çözülmeye izin vermeyen aşağı yönlü kromatik yürüyüşler üzerine kurulu ilkel ama dikkatle ağırlıklandırılmış riff döngülerine dayanıyor. Riff’lerin kendisi karmaşık değil, ancak cümleleme sürekli davul aksanlarının çevresinde kaydığı için parçalar hiçbir zaman tamamen oturmuş groove kalıplarına dönüşmüyor. Burada Wozniak’ın davul performansı belirleyici rol oynuyor. Davullar, riff tekrarlarını öngörülebilir backbeat yapılarıyla desteklemek yerine, çoğu zaman geçişleri erken gelen fill’lerle ya da blast beat tabanlı ivme değişimleriyle ileri itiyor. Bu da özellikle kısa şarkılarda parçaların akıştan çok darbeyle ayakta duruyormuş hissi vermesine yol açıyor. Düzenlemeler, death-doom yoğunluğundan geçirilmiş hardcore ekonomisini andırıyor.
Albümün en güçlü yanı da tam olarak bu hareket ve ağırlık arasındaki gerilim oluyor. “Enthröned In ViolenceI ve 'Prowler Twin Sister' death’n roll temposuna daha açık şekilde yaslansa da groove hiçbir zaman tamamen rahatlamıyor. Entombed etkisi özellikle gitar tonunda belirgin (aşırı sürülmüş low-mid frekanslar ve testereyi andıran kirli bir distortion karakteri) ancak Lair Of The Minotaur bu tonu gösterişten çok aşındırıcı bir unsur olarak kullanıyor. Prodüksiyon, enstrümanlar arasındaki ayrımı koruyacak kadar net bırakılmış olsa da Parker miksin kenarlarında ciddi miktarda kir bırakıyor. Bas gitar yalnızca gitarları desteklemiyor; riff geçişleri arasındaki boşlukları doldurarak low-end baskısını sürekli canlı tutuyor. Bunun sonucu olarak en basit bölümler bile fiziksel olarak sıkışık hissediyor.
Albüm yavaşladığında ise belirgin şekilde güç kazanıyor. 'Saturnus Reign', ritmik dilini daha baskıcı bir noktaya taşıyor çünkü burada tekrarlar sürekli değişmek yerine uzun süre korunuyor. Merkezdeki doom riff’i işe yarıyor çünkü grup onu süslememeyi tercih ediyor. Gitarlar aynı aşağı yönlü riff formunu neredeyse hiç varyasyon eklemeden tekrar tekrar vururken, davullar da teknik saldırganlıktan çok fiziksel ağırlığı öne çıkaran sürüklenen bir pulse’a dönüşüyor. Rathbone’un vokalleri de burada farklı bir işleve sahip. Hızlı bölümlerde daha çok perküsif davranan, miksin üstünde duran havlamaya yakın vokaller duyulurken; yavaş parçalarda uzatılmış roar’lar ve guttural yerleşimler doğrudan temponun kendisine karşı bir gerilim yaratıyor. Özellikle vokal boşluklarının açıldığı anlarda sessizlik bile şarkının etki mekanizmasının parçasına dönüşüyor.
'Tartarus Apocalypse' bu yaklaşımı en ileri noktaya taşıyan parça oluyor. Yaklaşık sekiz dakikalık süresiyle albümde motiflerin patlayıp kaybolmak yerine birikmesine izin veren tek şarkı bu. Parça; uzun doom yürüyüşleri, Celtic Frost benzeri stomp ritimleri ve funeral doom sınırına yaklaşan ama tamamen oraya geçmeyen yavaş armonik döngüler arasında ilerliyor. Önemli olan nokta ise grubun bunu progresif bir gösteriye çevirmemesi. Yapısal değişimler teknik gösterişle değil; yoğunluk farkları, davul temposu ya da sustain edilmiş akor ağırlıkları üzerinden gerçekleşiyor. Bu sadelik, kapanış bölümüne albümün sürekli hareket halinde olan ilk yarısından daha büyük bir otorite kazandırıyor.
Deneysel sapmalar ise daha problemli çalışıyor. Ethel Cain’dan 'Family Tree' cover'ı beklenenden daha az sırıtmasının nedeni, grubun parçayı bir “novelty cover” gibi değil kendi tonal dili içine çevirerek kullanması. Daha soğuk gitar katmanları ve gevşek blast beat akışı, albümün genel yıpratıcılığıyla hâlâ uyumlu. Ancak 'Vulture Worship' çevresindeki materyalden kopuyor. Endüstriyel perküsyon döngüsü, synth katmanları ve elektronik ritim hissi, albümün geri kalanını ayakta tutan o dengesiz itme-çekme ilişkisini ortadan kaldırıyor. Sorun deneysel olması değil; ritmik mantığın tamamen değişmesi. Albümün diğer bölümleri enstrümanlar arasındaki sürtünmeden güç alırken burada her şey fazla kilitlenmiş ve mekanik çalışıyor.
Sonuçta "I Hail I"’ı tanımlayan şey, rafinelikle neredeyse hiç ilgilenmemesi oluyor. Grup çeşitlilik eklediğinde bile şarkılar hâlâ baskı, tekrar ve “önce etki” anlayışıyla kurulmuş düzenlemeler etrafında dönüyor. Riff’ler gelişmekten çok fiziksel alan işgal etmek için yazılmış gibi davranıyor; ta ki başka bir bölüm gelip onları zorla yerinden edene kadar. Bu yaklaşım zaman zaman düzensiz bir akış yaratıyor, ancak albümün cilalı bir retro death-doom nostaljisine dönüşmesini de engelliyor. Lair Of The Minotaur burada belirli bir dönemi yeniden üretmeye değil, belirli bir yapısal saldırganlığı korumaya odaklanıyor. Groove’un kısa süreliğine oluşmasına izin verip ardından onu bilinçli şekilde tekrar bozdukları bir saldırganlık yorumu.
OZY

