INTERVIEW
Christophe Szpajdel ile Metal Logoları ve Sanat Üzerine
Metal logolarının ardındaki tasarım sanatı
Sevgili Christoph,
PitStop için bu röportaja zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Çalışmaların artık extreme metalin görsel kimliğinin bir parçası hâline geldi. Ancak bunun arkasındaki fikirleri, deneyimleri ve yaratıcı kararları da ele almak istiyoruz. Özellikle müzik ile görsel kimlik arasındaki ilişki, sanatsal yaklaşımının yıllar içindeki gelişimi ve günümüzün dijital ortamında uzmanlaşmış bir sanatçı olarak karşılaştığın zorluklar üzerinde durmak istiyoruz. Dilersen başlayalım..
Artık adın extreme metal logo sanatıyla özdeşleşmiş durumda, ancak kendine özgü her tarzın bir başlangıç noktası vardır. İlk denemelerine dönüp baktığında, seni grup logoları tasarlamaya yönelten neydi ve bunun sanatsal kimliğinin belirleyici bir parçası hâline gelebileceğini ne zaman fark etmeye başladın?
Logo tasarlamaya yönelmemi sağlayan iki temel etki vardı: karanlık fanteziye, karanlık Orta Çağ temalarına ve daha sonra “Dark Nouveau” adını verdiğim erken dönem Art Nouveau imgelerine duyduğum hayranlık. Bu görsel unsurların kendine özgü birleşimi, logo tasarımına ilgimi ateşledi.
80'lerin ortalarında, yaratıcı sahnede birçok grubun fikirlerini etkili bir şekilde görselleştirebilecek bir sanatçıya ihtiyaç duyduğunu fark ettim. O dönemde metal türü henüz şekilleniyordu; belirgin bir yönü yoktu ve Venom ile Bathory gibi grupların temsil ettiği ilk dönem black metalin yanı sıra klasik heavy metal, hard rock, speed metal ve thrash metal gibi çeşitli alt türleri kapsıyordu. O dönemi gerçek bir evrim süreci olduğu için türün şekillendiği, belirleyici bir dönem olarak tanımlardım.
Azim göstererek logo tasarımının sanatsal kimliğimde önemli bir rol oynayabileceği fikrini benimsemeye başladım. Logolara ilgim ergenlik yıllarımda gelişti. Ancak ailemin ve diğer yetişkinlerin, korkutucu karalamalar anlamına gelen Ukraynaca “bohomazy” adını verdikleri şeyleri bırakmamı beklemeleri ve bu uğraşıma karşı çıkmaları, motivasyonumu daha da artırdı. Destek görmemem, ironik bir şekilde tutkumu besledi. Azmimin gerçekten karşılığını aldığını rahatlıkla söyleyebilirim.

İnternet Öncesi
Underground metal sahnesinin büyük ölçüde fanzinlere, mektuplaşmaya ve basılı materyal alışverişine dayandığı bir dönemde kendini geliştiriyordun. O ortamın sahneyle ilişkini nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsun? Underground metal kültürü internete taşınırken sence neler kayboldu, neler kazanıldı?
İnternet öncesinde müzikseverlerle iletişim kurmak, kişisel bağlara çok daha fazla dayanan, daha zengin bir deneyimdi. Bazen ses kasetlerinin de eklendiği mektupları yazmak, başlı başına emek isteyen bir uğraştı. Yeni müzikler keşfetmek çoğu zaman belirli türlere odaklanan özel dergilerin dünyasına dalmak anlamına geliyordu. Özellikle punk, hardcore ve metal gibi niş türlere adanmış fanzinler bu açıdan önemliydi. Metal ise güçlü sesi, çarpıcı imgeleri ve kişisel zevkime gerçekten hitap eden isyankâr tavrıyla beni kendine çekti.
Güçlü gitar riffleri ve akılda kalan sololar vazgeçilmezdi. Yoğunluk ve agresifliğin yanı sıra, müziği daha da etkileyici kılan özgün melodiler arıyordum. Bana göre iyi bir metal şarkısı, agresif enerjiyi belirgin melodik unsurlarla dengeler; bunlar gitar soloları, zekice yazılmış riffler veya ilgi çekici davul kalıpları olabilir. Sentezleyicilere fazlasıyla dayanan synth-pop benimle hiçbir zaman tam anlamıyla bağ kuramadı. Yine de The Sisters of Mercy, The Cure ve Depeche Mode gibi bazı new wave gruplarını severdim.
Metal sahnesini düşündüğümde aklıma gelen favori gruplarımdan bazıları Venom, Celtic Frost, Possessed, Slayer ve ilk dönem Metallica. Nasty Savage, At War, Necrovore, Infernal Majesty ve Sadus gibi pek çok grubun tür içinde hâlâ hak ettiği değeri görmeyen mücevherler olarak kalması da ilginç.
Gerçekten kaybettiğimiz şey, o dayanışma duygusu. Mektup yazıp cevap beklemek, yeni bir plak almanın heyecanını yaşamak için posta hizmetlerine bel bağlamak ve bazen küçük konserlere ulaşmak uğruna uzun mesafeler katetmek... İnternetin yükselişi odağı daha büyük, ticari festivallere kaydırdı. Bu da çoğu zaman bir zamanlar birbirine sıkı sıkıya bağlı bir topluluğu besleyen küçük konserlerin pahasına gerçekleşti.
Bununla birlikte internet, müzik sektörünü ve müzik keşfetme biçimimizi de değiştirdi. Bandcamp gibi platformlarda müzik bağlantılarını paylaşmanın kolaylığı, sanatçıların hayranlarıyla etkileşim kurma biçimini baştan aşağı değiştirdi. Artık her şey daha hızlı ve kolay; ayrıca insanın tesadüfen yeni şeyler keşfetmesinin de önünü açtı. Bazen hiç beklemediğin bir sanatçıya ya da parçaya rastlamak, gizli bir hazine bulmuşsun gibi hissettirebiliyor. Bu anlar çoğu zaman en tatmin edici deneyimlere dönüşüyor.
Bir sanatçı olarak ben de bu değişimi benimsedim. Instagram gibi sosyal medya platformlarında sanal sanat sergileri düzenleyerek çalışmalarımı ve yaratım sürecini sergiliyorum. İnsanların keşiflerini paylaşması ve bunun daha geniş bir görünürlük dalgası yaratması sayesinde izleyicilerle etkileşim kurmanın harika bir yolu oldu. Ancak bu dijital ortamın olumsuz yanları da var. Ortalıkta o kadar çok içerik var ki insan kendini bunalmış hissedebiliyor; gerçekten özgün sesleri bastıran bir gürültü kakofonisine dönüşebiliyor.
Bu aşırı bolluk bana ekolojik bir sorunu hatırlatıyor; öyle ki...
Bilginin devasa hacmi, gerçekten neyin önemli olduğunu ayırt etmeyi zorlaştırıyor.
Gruplar birbirinden çok farklı müzik tarzlarına sahip olsa bile logoların çoğu zaman ilk bakışta tanınabiliyor. Her grubun kimliğine hizmet eden bir tasarım ortaya çıkarırken kendi sanatsal dilinin özgünlüğünü koruma meselesine nasıl yaklaşıyorsun?
Logo tasarımına yaklaşımım, her grubun kendine özgü kimliğini anlamaya derinden dayanıyor. Her zaman müziklerini dinleyerek ve geçmişlerini araştırarak başlıyorum. Bu, vizyonlarını ve aktarmak istedikleri atmosferi kavramama yardımcı oluyor. Her grubun kendine ait bir karakteri var ve amacım bunu tasarıma yansıtmak.
Ayrıca her projede kendime meydan okumanın önemli olduğuna inanıyorum. Aynı fikirleri tekrarlamak veya bildik çözümlere yaslanmak istemiyorum. Bunun yerine, gruba uygun hissettiren bir şey bulana kadar farklı şekiller, harf biçimleri ve düzenlemeler deniyorum. Bazen en küçük ayrıntı bile önemli bir fark yaratabiliyor.
Aynı zamanda kendi tarzımı bilinçli olarak gizlemeye çalışmıyorum. Şekillere ve kompozisyona yaklaşımımda doğal olarak kendini gösteriyor. Sonuçlar birbirinden çok farklı görünse bile genellikle hepsini çalışma biçimime bağlayan bir şey oluyor.
Benim için en tatmin edici sonuç, grubun kimliğine kusursuzca uyan ama aynı zamanda bağımsız bir sanat eseri hissi veren bir logo.
Müzik ile Görsel Arasındaki İlişki
Bir grubun logosu, müziğiyle dinleyicisi arasındaki ilk görsel temas noktası olabiliyor. Tasarıma başlamadan önce müziği anlamak senin için ne kadar önemli? Bir grubu ilk dinlediğinde edindiğin görsel izlenimin, müziğini daha dikkatli dinledikten sonra önemli ölçüde değiştiği oldu mu?
Müziği anlamak, çalışma sürecimin vazgeçilmez bir parçası. Grubun ne anlatmaya çalıştığını hissetmeden bunu görsel bir biçime dönüştüremem. Müzik, logonun yansıtması gereken atmosfer, yoğunluk ve karakter hakkında bana ipuçları veriyor.
Bazen ilk izlenimim, müziği daha dikkatli dinledikten sonra ortaya çıkan tablodan oldukça farklı olabiliyor. Bir grup ilk dinleyişte agresif gelebilir ama yüzeyin altında daha incelikli unsurlar bulunabilir. Bu ayrıntılar tasarımın yönünü değiştirebiliyor.
Bence bir logo yalnızca türü resmetmemeli. Grubun kendisine özgü bir şeyi yakalamalı. Aynı müzik tarzını icra eden iki grubun kimliği birbirinden tamamen farklı olabilir ve logoları da bu farklılığı yansıtmalı.
Dinlemek, bu ayrımları yapmama yardımcı oluyor. Bana bir başlangıç noktası sağlıyor ama nihai tasarım, grupla yaptığım konuşmalara ve süreç boyunca gelişen fikirlere de bağlı.
Her sipariş, sanatçıyla grup arasında bir diyalog içerir. Bazı müşteriler ne istediklerini açıkça bilerek gelirken bazıları tasarımcının süreci yönlendirmesini bekler. Bu farklı yaklaşımları nasıl ele alıyorsun? Bir iş birliğini özellikle başarılı ya da zor kılan şeyler neler?
Müşterilerle çalışmak zorlayıcı olabiliyor çünkü herkes fikirlerini farklı şekilde ifade ediyor. Bazı gruplar tam olarak ne istediklerini biliyor, bazılarıysa logonun nasıl görünmesi gerektiğine dair yalnızca belirsiz bir fikre sahip oluyor. Böyle durumlarda sorular sormam ve onlarla birlikte farklı olasılıkları araştırmam gerekiyor.
Kendi fikirlerimi hemen dayatmak yerine müşterinin ne istediğini anlamaya çalışıyorum. Aynı zamanda süreci yönlendirmek için deneyimimi kullanmam gerekiyor. Bazen müşteriler akıllarındakini nasıl açıklayacaklarını bilemiyor; görsel örnekler de ortak bir yön bulmamıza yardımcı olabiliyor.
İletişim çok önemli. Bir müşteri sorularıma yanıt vermiyor veya geri bildirim sunmuyorsa ilerlemek zorlaşıyor. Bir tasarımı geliştirmek için çok fazla zaman harcamadan önce doğru yönde ilerleyip ilerlemediğimizi bilmem gerekiyor.
En iyi iş birlikleri, her iki tarafın da açıkça iletişim kurmaya ve birbirlerinin katkılarına saygı göstermeye istekli olduğu zamanlarda gerçekleşiyor. Grup kendi müziğini ve kimliğini biliyor; ben de bir sanatçı olarak deneyimimi ortaya koyuyorum. Bu iki bakış açısı birlikte çalıştığında sonuçlar oldukça tatmin edici olabiliyor.

İlk Eskizden Nihai Logoya
Çalışma sürecin çoğu zaman ilk fikirlerden kurşun kalem eskizlerine, mürekkepli taslaklara ve son rötuşlara uzanan birkaç aşamadan oluşuyor. Tipik bir siparişin nasıl geliştiğini, ilk fikirden bitmiş tasarıma nasıl ulaştığını ve müşteri geri bildirimlerinin süreci nasıl etkilediğini anlatabilir misin?
Sürecim, müşterinin vizyonunu anlamak ve referansları toplamakla başlıyor. Beklentilerini anlamama yardımcı olduğu için müşterilerden beğendikleri örnekleri paylaşmalarını sık sık istiyorum. Ancak bir logo oluşturmanın zaman aldığını ve başlangıçta ödedikleri paranın karşılığında kendilerini bekleyen hayal kırıklığının farkına varmadan bir sonuç elde etmeyi beklememeleri gerektiğini de açıklamam gerekiyor.
Müşteriler çoğu zaman nihai tasarımın paylaştıkları örneklere çok yakın olmasını istiyor. Ancak en azından benim ön çalışmalarım boşa gitmiş olmuyor. Doğru olanı bulana kadar, alfabede farklı yollar deniyormuşum gibi çeşitli kavramları araştırıyorum. Bir eskiz içime sindiğinde onu mürekkepli bir taslağa dönüştürüyor, böylece simetri ve denge üzerinde düzenlemeler yapabiliyorum. Bu süreçte, bir araya getirilerek müşteriye çok sayıda seçenek sunulabilecek ek küçük eskizler de hazırlıyorum.
Ardından mürekkepli eskizi ışıklı bir çizim tablası kullanarak geliştiriyorum. Müşteriye kurşun kalem taslağını sunmadan önce dengeye ve genel şekle odaklanıyorum. Ancak bu aşamada müşteriler çoğu zaman geri bildirim vermekte zorlanıyor çünkü tasarım henüz bitmiş bir logoya benzemiyor. Harflerin birbiriyle nasıl etkileşime girdiğini ve logonun müziğe dikkat çekecek kadar ilgi uyandırıcı hâle nasıl getirilebileceğini konuşuyoruz.
Bu ilk aşamaları geçtikten sonra müşterinin isteklerine göre farklı sonlandırma seçeneklerini değerlendirebiliyorum. Bunlar dış hatlar, sıçrama efektleri veya başka özgün unsurlar olabiliyor. Pek çok müşteri ihtiyaçlarını açıkça dile getirmeyebilir ama seçenekler bekler. Farklı alternatifler sunamazsam muhtemelen bunları başka yerlerde arayacaklardır. Bu, akılda tutulması gereken kritik bir nokta. Bir müşteriyi kaybetmek kolaydır ama onu geri kazanmak çoğu zaman imkânsızdır.
Sürecimin son aşamaları, çizim, deney ve revizyonlar yoluyla açık iletişim kurmayı ve yeni fikirler keşfetmeyi içeriyor. Projelerimde birden fazla revizyon turu olağan olsa da nadir istisnalar var. Örneğin “Emperor” için hazırladığım logo, hiçbir revizyon gerektirmeden ilk sunumda kabul edildi. Bu deneyim, iş birliği doğru olduğunda yaratıcı sürecin ne kadar sorunsuz ilerleyebileceğini gösteriyor.
Yaklaşımını, eskiyle çağdaşı, organikle inşa edilmiş olanı bir araya getiren “Archaic Modernism” kavramıyla tanımladın. Bu kavram yıllar içinde nasıl gelişti? Tanınabilir kişisel tarzını korurken kendi görsel çözümlerini tekrarlamaktan kaçınmana nasıl yardımcı oluyor?
Archaic Modernism fikri beni büyülüyor çünkü kadim olanla fütüristik olan arasında bir uyumu temsil ediyor. Logo tasarımı için moodboard'lar hazırlarken hem thrash metalin ham enerjisiyle hem de soyut tasarımların karmaşıklığıyla örtüşen unsurları bir araya getirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu denge, yapısal kesinlikten kaotik özgürlüğe kadar çok çeşitli tarzlarda kendini gösterebilir. Laminer akışın pürüzsüzlüğü ile türbülansın öngörülemezliği arasındaki fark gibi özellikleri yansıtabilir.
Diğer yaratıcı insanlardan sürekli ilham alıyorum; çalışmalarını olduğu gibi kopyalamadan fikirlerini ve yöntemlerini özümsüyorum. Bu, özellikle sınırları zorlayan sanatçılarla karşılaştığımda yeni fikirler doğuran ferahlatıcı bir esinti gibi. Örneğin cesur, gangster tarzından esinlenen yazı karakterleri kullanan karanlık bir dövme sanatçısı veya yerçekimine meydan okuyan kavramlarla deneyler yapan bir tasarımcı... Bu kişilerin kendilerine özgü yaklaşımları, kişisel tarzımı korurken sanatsal sesimi geliştirmemi teşvik ediyor.
Bireyselliğimi korumak çok önemli. Deneyler yapıp yeni yönler keşfederken bile temel tarzım kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. İzleyicileri şaşırtmak ve onlara “Bunu gerçekten sen mi yaptın?” diye sordurmak istiyorum. Bu da zihinlerinde bir diyalog başlatıyor: Beklentilerine meydan mı okuyorum? Klişeleşmekten veya öngörülebilir olmaktan kaçınmak için çok çalışıyorum. Bunun yerine insanları “Bu gerçekten mümkün mü?” diye düşündürebilecek bir yenilik duygusu yaratmaya çabalıyorum.
Sonuçta eserlerimin insanları iç gözleme yönelten bir tepki uyandırmasını istiyorum. İzleyicilerin sorularını düşünmelerine izin vermeyi, onlara kolay cevaplar sunmaya tercih ediyorum. Çalışmalarımda bir miktar şaşkınlık ve merak bırakmak, insanları mümkün olduğunu düşündükleri şeylerin sınırlarını keşfetmeye davet etmek benim için daha tatmin edici.
Extreme metal, tanınırlığının merkezinde yer alsa da ilgi alanların ve sanatsal etkilerin müziğin çok ötesine uzanıyor; kaligrafi, mimari ve doğal dünya da bunlar arasında. Bu alanlardan hangisi şekillere, çizgilere ve harflere bakışını en çok değiştirdi? Metal dışından gelen bir etkinin seni beklenmedik ölçüde farklı bir sonuca götürdüğü oldu mu?
Metal müziğin sınırlarının ötesine geçerek, özellikle otuzlu yaşlarımın başında yetişkinliğe adım atarken kendimi geliştirdiğimi fark ettim. Belçika'dan Birleşik Krallık'a taşındığımda bu değişim benim için daha da belirginleşti. Hayatımın bu yeni döneminde müziğin çok ötesine uzanan ilgi alanlarını keşfetmeye başladım; kaligrafiye, mimariye ve doğal dünyanın harikalarına daldım. Doğal dünya çocukluğumdan beri beni büyülemişti ve müziğe yönelik eğilimlerimle keskin bir tezat oluşturuyordu.
Logo tasarımına yaklaşımımı yeniden şekillendiren etkiler arasında Art Deco ve Art Nouveau'nun estetik ilkeleri de vardı. Bu akımlar, özellikle pozitif ve negatif alan arasındaki etkileşimden yararlanma konusunda harflere yeni bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı. Bunun çarpıcı bir örneği Agaliaroth logosu. Bu logoyu kısa süre içinde bir WeTransfer klasöründe paylaşacağım.

Birbiriyle zıt unsurlar arasında bulunan doğal uyumun yaratıcı süreçlerime nasıl ilham verebildiğini gösteriyor.
Sınırlamaların yalnızca zihnimizde var olduğuna inanmaya başladım. Hayal gücümüzü kullanmayı öğrendiğimizde olasılıklar sonsuz hâle geliyor. Konfor alanımın dışına çıkmamı sağlayan felsefe tam olarak bu. Son beş yılda, özellikle Covid pandemisi sırasında, siyasete olan ilgim filizlendi. Bu yeni tutku, değişen bakış açımı yansıtan karikatürler çizmeme yol açtı.

Bunlar da WeTransfer klasöründe yer alıyor.
Bir fikir sana hitap ediyor ve kurtulamadığın bir merak uyandırıyorsa bu, peşinden gitmeye değer olduğunun açık bir işaretidir. Keşif yolculuğu beni dönüştürdü ve bundan sonra beni nereye götüreceğini görmek için heyecan duyuyorum. Gelişimini anlamanın iyi bir yolu da şu: Bir fikrin izini sürüyor ve onu aklından çıkaramıyorsan peşinden gitmeye değer olduğunu biliyorsun.

Dijital Çağda Sanatçı Olmak
Dijital araçlar logoların tasarlanma, geliştirilme, teslim edilme ve çoğaltılma biçimlerini değiştirdi. Yapay zekâ da bu değişime yeni bir boyut kattı. Sence bu teknolojiler yaratıcı sürecin hangi bölümlerine gerçekten katkı sağlayabilir? İnsan sanatçının muhakemesinin, deneyiminin veya sezgisinin yerini dolduramayacakları noktalar nereler?
Dijital araçlar müşterilerle kurduğum iletişimi önemli ölçüde geliştirdi. Örneğin e-postalara hızlı ve etkili bir şekilde yanıt vermek için Grammarly kullanıyorum. Bana ilgi çekici, kendinden emin ve okunması hoş yanıtlar hazırlamanın yollarını öneriyor. Müşterilerle fikirleri konuşurken Photoshop'ta hızlı bir maket hazırlamanın logonun nasıl görünmesi gerektiğini çok daha verimli biçimde aktarmamı sağladığını düşünüyorum. Bu yaklaşım yaratıcı süreci hızlandırıyor çünkü müşteriler uzun açıklamalara dayanmak zorunda kalmadan fikirlerini görselleştirebiliyor. Uzun açıklamalar ise birden fazla yoruma yol açabiliyor.
Dijital araçların logolarımı müşterilerin isteklerine daha etkili biçimde uyarlamama yardımcı olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte sezgi de yaratıcı sürecimde önemli bir rol oynuyor. Ancak sezgi bazen müşterinin vizyonunu yanlış yorumlamama da neden olabiliyor. Logo tasarlarken amacım müşterinin vizyonunu hayata geçirmek. Yapay zekâ bu süreçte yardımcı olabilecek değerli bir araç olsa da onun bir araç olarak kalmasının, başlıca karar verici konumuna geçmemesinin önemli olduğunu unutmamak gerekiyor.
Bir logo, siparişin tamamlanmasından yıllar sonra bile ürünlerde, albüm kapaklarında, çevrim içi platformlarda ve yeniden basımlarda kullanılmaya devam edebilir. Deneyimlerine dayanarak, metal sahnesinde logo sanatçılarının eser sahipliği ve hakları ne ölçüde anlaşılıyor ve bunlara ne kadar saygı gösteriliyor? Bu hakların tanınması veya korunması konusunda belirli eksiklikler var mı? Sanatçılarla onlara sipariş veren gruplar arasındaki beklentileri daha net hâle getirmek için neler değişmeli?
Bu, karmaşık ve zorlu bir mesele. 80'lerin sonlarından ve 90'ların başlarından beri kesintisiz olarak logo tasarlıyorum. Son zamanlarda, yıllar önce logolarını tasarladığım birçok grubun tamamen farklı logolarla yeniden ortaya çıktığını fark ettim. Örneğin ABD merkezli Severed Faith, logolarını 2000'lerin başında benim tasarladığımı kabul etti. Ancak değişen müzik tarzlarına daha uygun yeni bir logo tasarlamam için benimle iletişime geçebilirlerdi. Çalışmalarımın büyük hayranları olduklarını ve orijinal logoyu hâlâ beğendiklerini söylediler ama bunun yerine bir arkadaşlarının ücretsiz tasarladığı yeni bir logoyu kullanmayı tercih ettiler.
Benzer bir başka örnek de Nachtmystium. Grup, kendileri için tasarladığım logoyu güncellemem amacıyla benimle iletişime geçti. Sorularına yanıt verdim ancak ne yazık ki e-postalarıma geri dönmediler. Bu durum, logo sanatçılarının eser sahipliğine ve haklarına saygı gösterilmesi konusunda iletişimin ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koyuyor. Müşterilerin iletişimi aniden kesmesi, ortadan kaybolması ve ardından beklenmedik değişikliklerle yeniden ortaya çıkması ele alınması gereken bir sorun.
Neyse ki logolarının mülkiyeti ve kullanım hakları konusunda açıklama isteyen Kalmar gibi bilinçli müşteriler de var. Siparişin bedeli tamamen ödendiğinde logonun sahibi olup olmayacaklarını ve markaları için logoyu kullanma ve değiştirme konusunda, ürünler ve tanıtım materyalleri de dâhil olmak üzere, tüm haklara sahip olup olmayacaklarını öğrenmek istediler. Ayrıca hakların yalnızca kendi markalarına özel olup olmayacağını da sordular. Kalmar gibi müşteriler, sürdürülmesi gereken açık iletişim ve sanatçı haklarına saygı konusunda bir standart oluşturuyor.
Bir sahnede geniş çapta tanınırken yaptığın işten sürdürülebilir bir geçim sağlamanın zor olması görünürde bir çelişki. Eser sahipliği ve haklar meselesinin ötesinde, bugün uzmanlaşmış bir logo sanatçısının kariyerini sürdürmesini zorlaştıran pratik ve ekonomik engeller neler? Gruplar, bağımsız sanatçılardan sipariş verirken ve onlarla çalışırken uzun vadede daha sürdürülebilir bir ilişki kurmak için neleri farklı yapabilir?
Tasarım dünyasında insanların başarıyı nasıl algıladığını görmek çoğu zaman sinir bozucu. Pek çok kişi, kariyerim boyunca sayısız logo tasarladığıma göre mutlaka servet içinde yaşadığımı düşünüyor. Gerçek ise çok farklı. Tasarımlarım ana gelir kaynağım olmaktan ziyade, bir hobinin ve ek gelirin birleşimi olan yan uğraşım niteliğinde.
Piyasadaki rekabet çok sert ve bugün herkesin son derece düşük fiyatlara, hatta bazen Endonezya, Malezya veya Çin'deki tasarımcılardan yalnızca 2 dolara logo alması çok kolay. Müşteriler, vizyonları üzerine anlamlı konuşmalar yapmayı tercih etmek yerine genellikle bu hızlı ve ucuz seçeneklere yöneliyor. Oysa böyle konuşmalar çok daha zengin bir sonuç ortaya çıkarabilir.
Tasarım yaklaşımım, ciddi bir düşünme sürecini ve el emeğini içeriyor. Bu da doğal olarak bir tablete birkaç kez dokunup anında birden fazla tasarım üretmekten daha fazla zaman alıyor. Marc Riddick, Raoul Mazzero ve Voytech Moonroot gibi yetenekli tasarımcılara büyük saygı duysam da düşük maliyetle çalışan tasarımcıların çoğalmasının usta zanaatkârların değerini düşürebildiği açık.
İşte tam da bu nedenle 20 yılı aşkın süredir perakende satış asistanı olarak yaptığım asıl işimi bırakmadım. Yalnızca logo tasarımına güvenerek geçinmek benim için sürdürülebilir olmazdı. Pek çok müşteri büyük vaatlerde bulunuyor ama bunları yerine getirme konusunda çoğu zaman yetersiz kalıyor. Düzenli iletişim kurmak çok önemli, ancak etkileşimlerin çoğunda eksikliğini hissettiğim şey de bu.
Beni ve çalışmalarımı gerçekten takdir eden, özgün bakış açım için benimle iş birliği yapmak isteyen az sayıda müşteriyle çalışmayı, sırf bir şey üretmiş olmak için aceleyle tasarım yapmaya kesinlikle tercih ederim. Bu biraz bir yarışa benziyor: Bazen en etkileyici yarışmacı birinci bile olmayabilir ama bu, becerisini veya sanatını küçültmez. Kendimi kanıtlamaya çalışmak yerine, gerçek bir yaratıcı yolculuğu tanımlayan sanatsal emeğe ve adanmışlığa değer vermenin önemli olduğuna inanıyorum.
Kariyerin boyunca özgün eskizler ve tamamlanmış tasarımlar da dâhil olmak üzere muazzam bir çalışma birikimi oluşturdun. Bu arşivi nasıl düzenliyor ve koruyorsun? Gelecek nesillerin sanatının gelişimini anlayabilmesi için bir gün halka nasıl sunulabileceğini veya sonraki kuşaklara nasıl aktarılabileceğini düşündün mü?
Oldukça geniş bir çalışma birikimi oluşturdum. Bütün logolarım farklı kutularda ve kâğıt üzerinde, dairemin oturma odasında duruyor. 2012'den beri yaşadığım kalıcı daireme taşınmadan önce ortak konutlarda kalıyordum. Ortak kullanılan alanlara ve paylaşılan giderlere sahip bir evde kendi odamın olması önemli ölçüde para biriktirmemi sağladı.
Birleşik Krallık'ta bulunduğum 2000 ile 2012 yılları arasında sık sık taşınmak zorunda kaldığım için birçok zorlukla karşılaştım. Ev sahibimin beklenmedik şekilde mülkü sattığı ve yeni bir yer bulmam için bana bir aydan az zaman verdiği durumlar oldu. Bazı durumlarda ise yeni taşındığım yerde ortaya çıkan çeşitli sorunlar yüzünden yalnızca iki hafta sonra ayrılmak zorunda kaldım.
Sanatçı menajerliği yaptığını iddia eden birkaç kişiyle karşılaştım ama hiçbiri arşivimi halka sunmaları için başkalarını ikna etmeyi başaramadı. Bir sürü söz verildi ama hiçbiri yerine getirilmedi. Bu nedenle bütün çalışmalarımın bir müzede muhafaza edilmesini, insanların onları bir kütüphanedeymiş gibi inceleyebilmesini istiyorum. Üç kitap yayımlamamın nedenlerinden biri de bu arzu. Her biri sanatımın yaşayan birer tanıklığı niteliğinde.
Bazı logoları paylaşmak konusunda rahat hissetmiyorum. Bunun nedeni müşterilerin tartışmalı kişiler olması veya kendimi belirli projelerden uzak tutmak istemem olabilir. Bu durum 90'larda daha yaygındı ancak 2000'de Birleşik Krallık'a taşındıktan sonra potansiyel müşterileri değerlendirirken içgüdülerime güvenerek daha seçici davranmaya başladım.
Artık iletişim için e-posta ve sosyal medya kullandığımdan, sağlam bir politika oluşturdum. Birkaç yıldır yeni bir projeye başlamadan önce kapora alıyorum.
Bazı çalışmaların metal sahnesinin ötesine geçerek kişisel geçmişin ve kültürel mirasınla bağlantı kuruyor gibi görünüyor. Örneğin “Reminiscences of a Past Long Since Gone” projen, aile geçmişin ve Ukrayna mirasını konu alan bir sergiyle ilişkilendirildi. Kişisel deneyimler ve tarihsel hafıza sanatına nasıl giriyor? Bu tür malzemelerin ne zaman kişisel kalacağına, ne zaman bir eserin kamusal anlamının parçası hâline geleceğine nasıl karar veriyorsun?
“Reminiscences of a Past Long Since Gone”, Eylül 2024'te Plymouth'taki Leadworks'te küratörlüğünü yaptığım, gerçekten de kolektif bir sanat grubu sergisiydi. Sergi, Ukrayna'daki farklı şehirleri ve Rus birlikleri tarafından “özgürleştirilmeden” önce ve sonra nasıl göründüklerini konu alıyordu. Neden özgürleştirme? Neden kurtarıyorsunuz? Mirasınızdan mı? Kendi kimliğinizden mi? Artık enkazın altında veya altı fit toprağın altında gömülü olan yakınlarınızdan mı? Ortada bir özgürleştirme yok! Bu, “Hem pastan olsun hem de pastanı ye... ama ortada pasta yok!” demek gibi.
Ukrayna'daki savaş, Onur Devrimi'yle birlikte 2014'te başladı. Başlangıçta bu, Kırım ve Donbas'taki Rusya yanlısı grupların tetiklediği bir karşı devrimdi. Bu gerilimler, Rusya'nın 24 Şubat 2022'de Ukrayna'ya yönelik geniş çaplı saldırısı başlayana kadar uzun yıllar boyunca devam etmişti. Anne babam Polonyalı, babamın tarafından da Ukrayna kökenliyim. Kişisel deneyimimi paylaşmanın ve bunu kamusal çalışmalarımın bir parçası hâline getirmenin önemli olduğunu düşündüm. Dünyanın, Ukrayna'nın Rus emperyalizmine karşı Avrupa'yı savunmadaki rolünü anlamasını istedim.
Anne babam da aynı nedenle, Rus emperyalizminden kaçmak için 1970'te Polonya'dan ayrıldı. Polonya ve Ukrayna'nın Rus baskısından ve egemenliğinden hiçbir zaman gerçekten kurtulamayacağına inanıyorlardı. Donald Trump'ın Vladimir Putin'le aynı safta yer alıyor gibi görünmesiyle durum son zamanlarda daha da kötüleşti. ABD ile Rusya arasındaki bu endişe verici yakınlaşma Avrupa için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu meseleyi dünyanın dikkatine sunmak çok önemli çünkü Avrupa büyük bir tehlike altında. Şimdi işler daha da kötüleşiyor çünkü Amerikalı, kabuk bağlamış turuncu testis kesesi Bay Donald Trumpty Dumpty, artık Drakula'nın ikinci kuzeni Deli Vlad poo-tin'le aynı safta. “Trumputin zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyaç var”. Dünyanın dikkatine sunmak istediğim şey bu: ABD ile Rusya artık resmen müttefik hâline geldiği için Avrupa büyük bir tehlike altında.
Tarzını büyük ölçüde geleneksel bir eğitim yolunu izlemek yerine kendi kendine çalışarak geliştirdin. Bugün kendine özgü bir görsel dil oluşturmak isteyen sanatçılar için sence en önemli olan nedir: teknik disiplin, diğer sanatçıları incelemek, deney yapmak veya kendi içgüdülerine güvenmeyi öğrenmek mi? Taklitçi hâle gelmeden yerleşik eserlerden nasıl ilham alınabilir?
Kendi kendine öğrenmek, kendi şartlarınla öğrenmenin ve ilerlemenin en iyi yolu. Her şeyi kendi yöntemince yapmak ve kendi yolculuğunun patronu olmak demek. Kendine özgü bir görsel dil geliştirmek isteyen sanatçılar için asıl önemli olan, yalnızca bir kurs kapsamında kendilerine gösterilenleri değil, hayranlık duydukları sanatçıları da incelemek. Sana ilham veren kişilerin yaratıcı süreçlerine dal. Ben de özellikle gangster tarzında çalışan cesur dövme sanatçıları, grafiti sanatçıları ve geleneksel kaligrafi ustaları dâhil olmak üzere çeşitli yaratıcı insanların çalışmalarını araştırıyorum.
Vizyonuna hitap eden sanatçıları seç ve içgüdülerine güven. Tutkunun peşinden git; sana hitap eden sanatçıları incele, çalışmalarını nasıl hayata geçirdiklerini öğren ve onlardan çıkarabileceğin temel dersleri keşfet. Tekniklerinden ilham al ve kendine özgü yanlarının öne çıkmasına izin vererek bunları kendi projelerine nasıl uyarlayabileceğine bak.
Bu, yükünü hafifletmek için bir süpürgeye su kovaları taşımayı öğretmeye benziyor. Ancak kuyu dolduğunda işi nasıl yöneteceğini de anlaman gerekiyor. İşte bu noktada zanaatında ustalaşıyor ve disiplin geliştiriyorsun.

Geriye Kalanlar
Extreme metalin farklı kuşaklarından gruplar için onlarca yıldır logolar tasarladıktan sonra, insanların bu sanat biçimi hakkında müzikle olan doğrudan bağlantısının ötesinde en çok neyi anlamasını isterdin? Geleceğe baktığında hâlâ neler yaratmak, korumak veya başarmak istiyorsun? Çalışmalarının geride nasıl bir miras bırakmasını umuyorsun?
İnsanların bu sanat biçimi hakkında, müzikle bağlantısının ötesinde anlamasını istediğim şey, ilk eskizlerden nihai ürüne kadar bir logonun geliştirilmesinde yer alan yaratıcı yolculuğun tamamı. Bu yolculuk, müşterinin vizyonu ve grubun müzik tarzıyla yakından bağlantılı. Böylece logo; izleyici, dinleyici ve icracı arasında güçlü bir görsel temsil işlevi görüyor. Bir grup yalnızca bir topluluk değildir; aynı zamanda görsel estetiği benimseyen bir markadır.
Geleceğe baktığımda, el yapımı ve analog üretim sanatını korumayı, çalışmalarımı belirli bir izleyici kitlesine yönelik sergilerde göstermeyi amaçlıyorum. Yakın zamanda Fondazione Effetto Arte, Oasi exhibitions, Art Nou Gallery Barcelona ve Itsliquid group gibi etkili platformlardan teklifler aldım. Çalışmalarımı daha geniş kitlelere ulaştırmak için harika fırsatlar sunsalar da esas olarak benim ulaşmak istediğim kitleden ziyade, eserleri kâr amacıyla alıp satan sanat koleksiyoncularına hitap ettiklerini görüyorum.
Çalışmalarım, metal müziğe ve onun mesajlarına tutkuyla bağlı insanlarla derin bir bağ kuruyor. Metalden ilham alan logolarım yalnızca havalı tasarımlardan ibaret değil; kültürel bir özü temsil ediyorlar. 2016'da Rihanna'nın VMA ödül töreni turnesi için hazırladığım unutulmaz tasarımlar gibi, sanatım da heavy metal estetiğini ve tipografisini gerçekten takdir eden insanlara hitap ediyor.
Bu takdir zamanın ötesine geçiyor. Metal geçici bir trend değil, bir yaşam tarzı. Motörhead, Metallica, Slayer, Mercyful Fate, Iron Maiden ve Black Sabbath gibi zamansız klasiklere bakın. Metal bir klasik olarak kutlanmalı ve metal yaşam tarzının gerçek özünü kavramak çok önemli.

Christophe Szpajdel

