Album Review
Draconian – In Somnolent Ruin
Napalm Records
Gothic/Doom/Death Metal
09/10

Bazı grupların kariyerlerinin zirve noktasını gördükleri albümünden sonra gelen kayıtlarının ardından dinleyicide: “ne değişti?” veya "yeni bir başyapıt mı?" sorusu ya da beklentisi oluşur. Oysa mesele değişim değil, değişimin yaşamın üzerinde ilerlediği yörünge. Asıl mesele değişimin yönü. Death/doom gibi türlerde yaşanan değişimin dinleyicideki izdüşümü, ilk algıyla birlikte sert bir beton gibi somutlaşıyor. Draconian’ın yeni albümünün yarattığı algı tam olarak böyle.
Kaydın içine çektiği yoğun duygu artık tek başına albümü sırtlayan bir faktör değil. Daha çok yönlendirilmiş bir atmosfer, nereye bakacağını sana sürekli fısıldayan bir yapı var. Parçalar albümün duygu yoğunluğunu hızla artırmaktan ziyade onu sahne sahne ayırarak sunuyor. Kimi zaman dinleyiciyi detaylara davet ediyor, kimi zaman geri çekiliyor. Ve bu geri çekilme anları, en az patlayan anlar kadar belirleyici.
Bu yapının merkezinde kaçınılmaz biçimde vokal dengesi duruyor. Lisa Johansson’ın geri dönüşü, sadece bir “eski vokalist geri geldi” hikâyesi değil; müziğin duygu ile kurduğu temasın rotasını yönlendiren mekanizmanın yeniden devreye girmesi gibi albümün bütün hatlarında hissediliyor. Onun sesi çoğu parçada ilk teması kuran unsur. Sert bir çarpışmadan önce kırılgan bir tenin yumuşaklığını hissettiriyor. Ardından Anders Jacobsson’ın growl’ları duyulduğunda bu kırılganlık dokunarak hissedilecek kadar gerçekçi bir hal alarak yaşadığımız boyutta vücut buluyor ve sert bir zeminde sabitleniyor. Bu karşıtlık, alışıldık “güzel–çirkin” ikiliğini andırsa da dinleyenin masalsı bir dünyaya düşmesine bir an bile izin vermeyerek gerçek acının akışına yönlendiriyor.
Açılış parçası “I Welcome Thy Arrow” bu yaklaşımın neredeyse şematik bir örneği. Sessizliğe yakın bir giriş, Lisa'nın kontrolünde bir mesafe ile yürüyen vokalleri ve ardından yavaş yavaş ağırlaşan bir karanlık. Burada dikkat çeken şey karanlığın sert boşluğu değil, o sert boşluğun geciken temposuyla zahmetsizce dinleyeni tutsak alması. Her şey biraz geç geliyor ve tam da bu gecikme, parçayı daha gergin kılıyor. Sanki albüm en başından dinleyiciye yolculuğun nereye varacağını anlatıyor.
“The Monochrome Blade” ise bu yolculuğu daha keskin bir yöne çekiyor. Riff’ler daha tehditkâr, Jacobsson’ın vokalleri daha baskın. Ama Lisa’nın geri plandaki melodik çizgisi, parçayı tek yönlü bir ağırlığa teslim etmiyor. Bu noktada Draconian’ın uzun zamandır kurduğu denge netleşiyor: karanlık, sadece yoğun bir yalnızlık değil, gergin bir hesaplaşma.
“Anima” belki de albümün kırılma noktası sayılabilecek en görünür part. Daniel Änghede’nin katılımı parçayı bir düet olmaktan çıkarıp üç sesli bir gerilim noktasına taşıyor. Bu parçada vokallerin yarattığı fark sadece dramatik yoğunluk değil; eşlerin birbirini bastırmadan aynı alanı paylaşması. Parça ilerledikçe duygusal yük asimetrik olarak artıyor. Bir noktada sanki parça kendi yaydığı duygusundan bile şüphe ediyor. Bu tereddüt, onu bir bahar sabahının tende yarattığı ürperti gibi güçlü kılıyor.
“Cold Heavens” ise albümdeki en gerçek anlardan biri. Daha hızlı, daha net ve dolambaçsız. Elbette bu doğrudanlık agresif bir kontrolsüzlük değil; albümün içini döktüğü bir nefes alma alanı. Özellikle refraktaki yükseliş, dramatik bir patlamadan öte yaşanmışlık hissi yaratıyor ki bu fark çok önemli. Bu fark Draconian'ın fanlarıyla yarattığı gerçekliğin ne kadar büyüdüğünü ifade ediyor.
Albümün bu ana kadar geldiği rota ile karşılaştırıldığında “Misanthrope River” tamamen farklı bir strateji izliyor. Parça neredeyse sabır testi gibi başlıyor; yavaş, dikkat çekmeyen, hatta ilk anda sıradan hissedilebilecek bir dokuya sahip. Bu sıradanlık dinleyiciyi önceden hesaplanmış bir yanılgıya düşürüyor. Burada zirveye ulaşmaktan çok, o zirveye varana kadar yaşanan iç gerilim ön plana yerleşmiş.
Albümün genelinde dikkat çeken unsur; albümün genel kayıt kalitesinin alışıldığı gibi pürüzsüz olmaması. Bazı detaylar bilinçli olarak dağınık bir form taşıyor. Özellikle orta bölümdeki birkaç şarkı, duygusal olarak güçlü olsa da kompozisyon açısından zaman zaman kendini tekrar eden alanlara giriyor. Grubun soundunu çok sevenler özellikle böyle anlarda bu tutumun bir zayıflık mı, yoksa bilinçli bir ağırlaştırma mı olduğu sorusuna cevap ararken çok zorlanacaklar. Ama DRACONIAN’ın geçmişi düşünüldüğünde bu tür “uzama” hâlleri yabancı değil; ama bir önceki albüm ile kıyaslandığında belirgin hissediliyor.
Fakat albümün atmosferi ara vermeden her anda etki ediyor. Hatta bazı anlarda neredeyse fiziksel bir yoğunluk hissi yaratıyor. “Asteria Beneath The Tranquil Sea” gibi kısa geçişler ya da “Lethe”nin kapanıştaki silikleşen yapısı, albümün büyük dramatik anlarını bağıra çağıra değil, yalınlaşarak tamamlıyor. Ki bu da görece risk taşıyan bir tercih: çözülen bir zirveye nazaran solarak biten bir kapanış.
Genel tabloya bakıldığında bu albümü bir önceki albüm ile kıyaslamak kaçınılmaz ve rahatlıkla söylenebilir ki ortada bir kopuş yok. Draconian ne kendini yeniden icat ediyor ne de geçmişini tekrar ediyor, daha çok yöntemini rafine ediyor gibi. Bu bazen “fazla tanıdık” hissi yaratabilir; bazı dinleyiciler için bu, durağanlık olarak da okunabilir. Ama aynı malzemenin içinden farklı bir duygusal mimari kurmaya çalıştıkları da açık. Burada en kilit faktör sözler. Eğer sözleri takip ederseniz Draconian'ın her zamankinden daha melankolik, daha karanlık ve daha sonbahar olduğunu fark edeceksiniz.
Sonuç olarak elimizde olan şey, hayal kırıklıkları müzesinin en değerli parçası. Dramatik bir kırılganlıktan uzak, ama belki de dünyanın en hüzünlü şahesini anlatan en hüzünlü buluntu. Yönünü dinleyiciyle birlikte bulan düşmüş bir sonbahar yaprağı.
OZY

