Faun’un 9 Mayıs gecesi İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi performansı, daha ilk dakikalardan itibaren sıradan bir konser akşamı olmaktan çıktı. Mekânın taş dokusu ve açık hava akustiği, sahneden yayılan tınılarla birleşince, ortaya zaman duygusunu yavaş yavaş eriten bir atmosfer çıktı. Kalabalığın içine karıştıkça bunun bir “izleme” deneyimi değil, içine doğru genişleyen bir alan olduğunu fark edildi.

Inline image

Sahne ışıkları belirgin bir gösterişten çok, ritüel hissini güçlendiren bir sadelik taşıdı. Grup sahneye çıktığında ilk tepki alkıştan ziyade; sanki herkes aynı anda nefesini ayarladı. İlk parçalarla birlikte Harbiye’nin taş tribünleri tamamen başka bir atmosfere dönüştü. Orta Çağ enstrümantasyonu, modern sahne teknolojisinin keskinliğini bilinçli biçimde yumuşattı. Davulların ritmi ve vokal armonileri, mekânın içine yerleşerek İstanbul'un dokusunda hayat buldu.

Inline image

Kalabalığın tepkisi giderek daha tekil bir hale geldi. Yan yana yüzlerce insan müzigin etkisinde benzersiz bir gece yaşadı. Müzik yükseldikçe, sanki herkes aynı ritme bağlanmış gibiydi.

“Harbiye'nin taşlarına Alman ezgileri karıştı.”

Gerçekten de olan şey bu kadar basit bir kültürel karşılaşma değildi. Müziğin taşıdığı pagan ve orta çağ referansları, Harbiye’nin modern İstanbul bağlamıyla çarpışmadı; aksine, ikisi birbirini görünmez şekilde tamamladı. Sanki mekân, bu müziği zaten hatırlıyormuş gibi davrandı.

Inline image

Bir başka an, çok daha belirgin bir kırılma yarattı. Parçalar arasında oluşan kısa sessizlikte, kalabalığın neredeyse tamamen sustuğu bir boşluk oluştu. O boşlukta sahneyle izleyici arasındaki mesafe tamamen kayboldu. Sonra müzik yeniden başladığında, herkes aynı akışın içine çekilmişti.

“Faun sadece sahnede değildi, başka bir dünyanın da kapısını açtı bizlere.”

Bu abartılı bir metafor gibi durmadı; çünkü performansın yapısı gerçekten de lineer değildi. Parçalar birbirine bağlanırken zaman ileri doğru akmadı, katmanlandı. Özellikle vokallerin öne çıktığı bölümlerde sesler sanki tribünlerin arasında dolaştı.

Inline image

Gecenin en güçlü yanı, gösteri ile katılım arasındaki çizginin giderek silinmesiydi. Bir noktadan sonra müzik sadece sahneden gelen bir şey olmaktan çıktı; tribünlerin içinde oluşan ortak bir titreşim haline geldi. İnsanların aynı anda susup aynı anda ritme kapılması, planlanmış bir sahne anı gibi değil, kendiliğinden gelişen bir durum gibi yaşandı.

Inline image

Bu eşzamanlılık hissi, konserin teknik yönünden çok daha baskındı. Çünkü burada mesele sesin netliği ya da set akışı değildi; kolektif algının nasıl organize olduğuydu. Harbiye’nin taş yüzeyi bile bu organizmanın bir parçasına dönüştü; her vuruşu geri yansıtan pasif bir yüzey değil, aktif bir rezonans alanı gibi çalıştı.

Elbette bu tür yoğun atmosferlerin kaçınılmaz bir sonucu vardı: zaman algısı bulanıklaştı. Konserin ilerleyen bölümlerinde parçalar birbirine karıştı, başlangıç ve bitiş çizgileri anlamını yitirdi. Bu bir eksiklikten çok bilinçli bir tercih gibi hissedildi.

Konserden çıkarken geriye kalan şey, klasik anlamda bir setlist ya da performans hatırası olmadı. Daha çok mekânın içine sinmiş bir duygu kaldı. Bazı konserler eğlendirir, bazıları ise gerçekten hissettirir. Bu gece kesinlikle ikinci türdendi.

Şafak