Pitch Black Records
Epic Heavy Metal 

8.5/10


Yıllar geçtikçe bazı sesler unutulur, bazılarıysa sırları ortaya çıkarmaya çalışan hayaletler gibi geri döner. Reflection, sekiz yıllık sessizliğin ardından "The Battles I Have Won" ile unutulmuş bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: Bu topraklardan çıkan epik heavy metal hâlâ yaşıyor, hâlâ direniyor. Atina'nın eski sokaklarında yankılanan ritimlerin üzerine yazılmış bu albüm, geçmişin gururunu taşıyan ama bugünün telaşını reddeden bir anıt gibi dikiliyor karşımıza.

Albüm, zamana karşı duran bir ifade biçimi gibi ilerliyor. Açılışı yapan "Only the Swords Survive", introsuz, dolaysız bir tokat gibi çarpıyor dinleyiciye. Ne ambient geçişlerle oyalanıyor ne de modernleşme sevdasıyla törpüleniyor. Tokas'ın güçlü ama yıpranmış vokalleri, bir yerden sonra yıllar süren sessizliği anlatıyor: Bu sesler yaşanmış, bu savaşlar gerçekten verilmiş. "The Battles I Have Won" adlı parçada ise bu nostalji bir epik ağıta dönüşüyor. Manowar'ın o erken dönem gücünü anımsatan ama hiçbir zaman onun kopyasına düşmeyen, son derece içsel bir gurur hâli var bu parçanın her riff'inde. Koro benzeri katmanlar atmosferi daha da dramatik hâle getirirken, arka plandaki orkestrasyon zaman zaman sahte bir gösterişe kaçıyormuş hissi uyandırsa da albümün genel dramatik yapısına hizmet ettiği inkâr edilemez.

"Sirens' Song" ve "Lady in the Water" ise Reflection'ın teatral tarafının öne çıktığı anlar. İkisi de anlatıya dayalı, tınılarıyla bir hikâye kurmaya çalışan parçalar. "Lady in the Water"daki yaylıların arka planı saran hüzünlü karakteri, albümdeki diğer şarkılardan farklı bir duygu dili kuruyor. Burada gitarlar, artık yüzyıllar öncesinin savaş alanlarına şahit olmuş hayaletler gibi yaşanmışları günümüze taşıyor.

"Celestial War" ve "March of the Argonauts" gibi şarkılarda ise grup, klasik epik heavy metal formunun dışına taşmadan, onu süsleyen unsurlarla dinleyiciyle bağ kurmayı başarıyor. Özellikle "March of the Argonauts"un orta bölümündeki Iron Mask'i andıran melodik yapı ve bestecilik, albümün zirve anlarından biri. Melodiler kimi zaman hafif bir Doğu esintisiyle zenginleşiyor; gitarların bu geçişli yapısı, albümün klasik anlayışını tekdüzelikten kurtarıyor.

Vokalist Kostas Tokas'ın performansı, albümün nabzını tutan en büyük unsur. Onun vokal tarzı bir anlatı gibi ilerliyor. Dramatik bir abartıya kaçmadan, sade bir anlatımla ısrarla ilerliyor. Yüksek notalara çıktığında, oraya tırmanmak yerine oraya aitmiş gibi duruyor.

Prodüksiyon anlamında ise "The Battles I Have Won", modern bir sound'un peşinde sürüklenmeden nostaljiyi basit bir kalıp olarak kullanıyor. Dark Water Audio'daki kayıtlar, grubun karakteristik ağırlığını bozmadan müziğe bir netlik ve hacim kazandırmış. Ritim gitarlarının sertliği, davulların güçlü vuruşları ve soloların sıcaklığı; hepsi ölçülü bir şekilde yerleştirilmiş. Özellikle final parçası "City Walls of Malta – The Great Siege" bu prodüksiyon estetiğinin en iyi örneği. Neredeyse balad formuna kayan bu parça, albümün duygusal doruk noktası. Ve evet, kapanışı büyük bir gitar solosuyla yapmak; bu albümün en insani, en Reflection'vari kararı.

"The Battles I Have Won", ilk dinleyişte insanı kolayca içine almaz. Bazı şarkılar ağır gelir, bazıları ise tanıdık. Fakat zamanla fark edilir ki bu albüm, her notasını bir zamanın tanığı olarak yazmış. Klişelere sırt çevirip kendi zamanını yaratmak isteyen bir grup var burada. Reflection, geçmişe değil; geçmişte bıraktığımız şeylere sesleniyor. Dinleyeni o seslerle yüzleşmeye çağırıyor.

Zaferler, gürültüyle değil; geleceğe bıraktığı destansı yankıyla hatırlanır. Bu albüm, o yankının kendisi.